BASIN SUSTURULMAYA ÇALIŞILDIKÇA

BASIN SUSTURULMAYA ÇALIŞILDIKÇA
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 6 Şubat 2010
ahmetnisanci@windowslive.com

Demokrasinin “Olmazsa olmaz.”ı dördüncü gücü görsel ve yazınsal basınımızın vefalı, özverili çalışanları, toplumun bilgilendirilmesi amacına yönelik olarak yağmur, kar, fırtına, dağ taş, dere tepe, köy, şehir,“Hastayım, anam öldü, bugün çalışamam.” Demeden koşuşturup durur her gün, her saat.

Basın görevlisi “Haber yapacağız.” Derken, hapishaneden salıverilişlerinde bir kahraman gibi karşılanan kendi katillerini bile protesto etmeyi düşünmez, o katilin, basın ordusunu kendi çıkarları doğrultusunda nasıl kullandığını bile bile, birbirlerini çiğnercesine katilin peşinden koşar haber uğruna.

Habercilik yapanlar, doğru ya da yanlış toplumsal olaylara, gelişimlere, uygulamalara ışık tutar, ayna olur, çalışmalarıyla toplumun yapısının insana yakışır gelişiminde halk adına en önemli köşe taşı görevi üstlenir, bir kamu görevlisi olarak çalışır. Bu uğurda toplum için en fazla saldırıya uğrayan, canı yakılan ve devleti yönetenlerce yeterince koruma altına alınmayan basın çalışanlarının görevlerini ne denli zor koşullarda yaptıklarını görmemek ve onlara arka çıkmamak kadar büyük bir vefasızlık olamaz.

3 Şubat 2010 günü Marmaris Kanal 48 kameramanı ve habercisi ERTUĞRUL YILMAZ Asparan mevkiinde görev yaparken kendini bilmez aşağılık kişilerce çirkin, çirkin olduğu kadar da hukuk dışı bir saldırıya uğramış ve yapılan darp sonucu yaralanmış, eğe kemikleri kırılarak tedavi altına alınmıştır.

Biz CUMHURİYET OKURLARI olarak Değerli kardeşimiz ERTUĞRUL YILMAZ’a geçmiş olsun der ve acil şifalar dileriz. Ertuğrul Yılmaz’a yapılan bu saldırıyı tüm basına ve halkımızın haber alma hakkına yapılmış bir haksızlık, kabalık, çirkinlik, barbarlık olarak görüyoruz, şiddetle kınıyoruz, lanetliyoruz.

Olay Marmaris’te ve yurt genelinde büyük yankı uyandırırken, olaya neden olan kişilerin henüz yakalanmamış olması yetkililerin olaya yaklaşımlarında yeterli ilgiyi göstermedikleri anlamını da beraberinde getiriyor.

Olayın aydınlatılması için suçluların bir an önce yakalanarak adalete teslim edilmesi ve suçluların yasa önünde en ağır biçimde hak ettikleri cezayı almaları bu tür saldırıların önlenmesi adına da bir tedbir olmanın ötesinde bir gereklilik ve zorunluluktur da.

Ülkeyi yönetenlerin demokrasiden yana olduklarına inanmak istiyor insan. Ama son zamanlarda basının iktidarların borazanı olması için yapılan baskılar ve susturulmaya çalışmalar göz önüne alındığında görünen şudur: Basın bizim basınımız olsa da, bu köy bizim köyümüze benzemiyor.

Basın özgürlüğü ve korunması son yıllarda kime emanet?

Bilen var mı?

Açıklamalar:
1.Bu yazı Marmaris Cumhuriyet Okurları Basın Açıklaması içeriğinde kaleme alınmıştır
2.Daha önce “BAKIŞ” adıyla bu köşede yayımlanan yazılarım “Ali Bulunmaz” arkadaşımızın yazılarının da “BAKIŞ” adıyla yayımlanması nedeniyle bundan böyle “DOĞRU BAKIŞ” adı altında yayımlanacaktır.

EŞKİYANIN NE YAPACAĞI HİÇ BELLİ OLMAZ

EŞKİYANIN NE YAPACAĞI HİÇ BELLİ OLMAZ
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI
23 ŞUBAT 2010
Şimdi biz Türk Ulusu olarak çok partili bir demokrasi içinde, bağımsız bir ülkede, özgürlük içinde mi yaşıyoruz? Bu soruya “Evet!..”demeyenin aklına şaşılır.Neden mi? Neden çoook!. Kimlerin söylediğini biraz okuma yazması olan, basını izleyen herkesin bildiği aşağıdaki birkaç söz, ülkemizde özgürlüklerin ne kadar sınırsız olduğunu kanıtlamaya yeter, hatta fazla gelir
“Ben vatanı iyi bir kadın memesine satarım!”
“Düne kadar onlar bizi fişliyorlardı, şimdi sıra bizde. Yahu hükümet biziz, yapılan her şeyi biz yaparız!”
“Tükürürüm ben böyle sanatın içine!”
“Tüü size’”
Genelkurmay Başkanı’nın dinlendiği, başbakanının “Beni de dinlemişler!” diye dert yandığı özgürlükleri sınırsız bir ülke.
Ve son zamanlarda ülkemizin gündeminden düşmeyen akla gelmedik, insanımızın yanıtını bulmakta gerçekten zorlandığı olaylar…
İnsanlarımızın kendileri için duymakta oldukları bir kaygıdan çok, ülkemizin, laik cumhuriyetimizin geleceği adına büyük korku yaşanıyor toplumda. Birbiriyle dost insanların barış içinde yaşadığı ülkemiz her geçen gün yeni kavgaların içine itiliyor, ayrıştırılıyor.
Türk Kurtuluş Savaşı’nın mimarı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin önderi Atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşı ve Cumhuriyetimizin ilk başbakanı, ikinci cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün söylediği bir söz hiç aklımdan çıkmıyor bu günlerde:
“Eşkiyanın bu gece yarısı ne yapacağı hiç belli olmaz!”
Yapıyor da!
Toplumsal bir bunalıma, bıkkınlığa, yılgınlığa itilmek istenen bir toplum yaratılmak istendiğini fark etmeyecek, yadsıyacak kaç insan bulunabilir bugün? Kargaşa içinde yaşamaya, umutsuzluğa zorlanan bir toplum yaratılarak nereye varılmak istendiğinin yanıtını ve bu karışık ortamdan kurtuluşun reçetesini verebilecek akil önderler arıyor insanlar.
Toplumumuz, büyük bir şaşkınlık ve endişe içinde, gece mezarlıktan geçerken yüksek sesle ıslık çalarak korkusunu yenmeye çalışan insanların huzursuzluğunu yaşıyor. İnsanlar yanlış ve yasal olmayan bir işlemin içinde olmadıkları halde bulundukları ortamdan korkar, ürkütülür hale gelmeye zorlanıyorlar.
Ulusal Kurtuluş Savaşı emperyalizme karşı verilen korkunç, ama korkusuz bir savaştı. Bu savaş sonunda bağımsız bir ulus ve özgür yurttaşlardan oluşan Türk Milleti yaratıldı.
Türkiye Cumhuriyeti laik yapısıyla çağdaşlaşmanın, uygarlaşmanın, gericiliğe karşı aydınlanmanın utkusuyla kuruldu. Yokluk, yoksulluk içinde yaşayan halk, yönetenlerince hiç aldatılmadan, hiç sömürülüp soyulmadan, biraz uzun zamanda, ama her şeyi olabildiğince eşit paylaşarak kalkındırıldı, bugünkü varlıklarına ulaştırıldı. Belki henüz her bakımdan ve herkes için gönençli bir yaşam sağlanamadıysa da, hem halk, hem devlet zenginleşti karma ekonomi ve planlı kalkınma sayesinde. Ama son birkaç yıl içinde o varlıklar uçup gitti, insanlarımız ve ulusumuz yoksullaştırıldı.
İnsanları mutlu edecek ve güçlü kılacak devletinin büyüklüğü, güvenilirliğidir. Devleti büyük ve güvenilir kılacak olan ise içte ve dışta düşmana korku, dosta güven verecek güvenlik güçleri ve ordusunun varlığıdır. Bizim ordumuz bu bakımdan dünyadaki hiçbir orduya benzemeyen yüksek karakteri, mükemmel savunma ve gerektiğinde düşmana korku salacak üstün savaşım gücüyle milletimizin göz bebeğidir. Böyle bir ordu ve o ordunun başkomutanı için kim şu sözleri söyleyebilir:
”Hiçbir komutan iyi bir insan değildir. Bir kitlenin ölümü için emir veren biri iyi bir insan olamaz. Bu bağlamda Mustafa Kemal de kötü bir insandır!” İyi bir kadın memesine vatanı satabileceğini söyleyen kişidir bu sözü söyleyen kişi.
“Ülke savunması söz konusu olmadıkça savaş bir cinayettir.” Diyen Atatürk için diyor bu sözleri bu kişi, hem de sözüm ona iyi eğitimli, iyi okuryazar olan bir kişi.
Niçin diyor? Şeyh Sait İsyanı’nı, Menemen Olayı’nı, Tunceli Hareketi’ni, yani Cumhuriyet karşıtı asi eylemlerini bastırdığı için. Ne yapmalıydı Atatürk ve o dönemin yönetenleri? Bıraksalardı o asilere meydanı ve ulusun binlerce şehit kanıyla sulayarak kazandığı bu yurdu, yeniden gericiliğin, ümmetçiliğin, kabile hayatının ve yabancılara işbirlikçilik yaparak, kesin bir sömürü düzeninin oluşumuna mı teslim etselerdi?
Bir başka hızla gelişen yeni bir iç sömürge de şeyhler, şıhlar, hocaefendiler düzeni… Allah kelamı Kur’an’ın yol göstericiliğini yeterli bulmayarak ortaya çıkan bu kadar çok tarikatlar ve tarikat erbapları kimi kandırmaya çalışıyorlar? Hazreti Muhammet (S.A.V.) zamanında niye tarikat yok? Bir de şimdi bakınız. Sanki Yüce Allah’ın kitabı yetmiyor müslümanlarımıza yol göstermeye; ortalık tarikatlar (yol gösterici), tarikat şeyhleri, dervişleriyle dolup taşıyor. İskenderpaşa, Menzil, Nur, Milli Mücadele, Kadiri, İsmailağa, Halveti/Şabaniye, Hakikat, İcmal cemaatleri/ tarikatları. Ve kendilerine yönelmeyenlere karşı kin, nefret tohumları eken bu din satıcıları, Allah’la kul arasında komisyonculuk yapıyorlar. Büyük bir işbirliği içinde, bir koalisyon olarak iktidarlara da yol göstermeyi başarıp, kendileri için iyi bir yol açmaya çalışıyorlar Bütün bunlar niçin oluyor? Devletin temeli olan adalet iyi işlemediği için, adaletin bağımsızlığına gölge düştüğü için. İçeride ve dışarıda ülkemizi sevmeyenler, ülkemize zarar vermeye çalışanlar olduğu için.
.Haklıdırlar, haklarıdır, tabiidir (!?)…
Ey siz ulus devletten, tam bağımsızlıktan, haktan, hukuktan, özgürlüklerden yana olanlar! Siz ulusal koalisyonlar kurmayı başaramazsanız, elin oğlu atı alır, Üsküdar’ı geçer gider işte böyle!..

DAHA İYİ BİR TÜRKİYE
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI
26 Mayıs 2010

“Artık daha fazla demokrasi isteyin” demiştim geçen yazımda ve demokrasinin sağlıklı işlemesi için gerekli görülebileceğini düşündüğüm işlevler arasında önemli gördüklerimi sıralamıştım. Şimdi de diyorum ki “Türkiye için daha fazla demokrasi istemek yetmez, daha iyi bir Türkiye istemeliyiz.”
Nedir daha iyi bir Türkiye ile istenilen?
Eğitim: Her şeyden önce bir ülkenin daha iyi olabilmesi için çağdaş verilere uygun insanlar yetiştirmek üzerine kurulmuş modern eğitim kurumları oluşturmak ve insan kalitesini yükseltmek amaç olmalıdır. Ana sınıflarından üniversitelere değin her insanı yeteneği ölçüsünde eğitimin içinde tutmak ve ülkenin yüksek çıkarları doğrultusunda dürüst, çıkarsız, idealist olarak yetiştirmek ve yetiştirilen insanları verimli bir şekilde çalıştırmak devletin ana görevi olmalıdır. Bunun ayrıntıları bir başka yazının konusudur.
Ekonomi: Ekonomide reel sektörün iç piyasadaki gücü rekabet sağlayıcı bir sistemle güçlendirilmelidir. Topraktan üreteni, küçük ve büyük sanayiciyi ve dış ticaret satımcılarını başka ülkelerin satıcılarıyla rekabet edecek güce ulaştırarak ulusal ekonominin güçlenmesine yardımcı olmak devletin görevi olmalıdır. Ekonomi yönetiminin tek çatı altında toplanmasında hızlı planlamalar için gereklilik olduğu çok açıktır.
Enerji kaynakları: Türkiye enerji yoksulu bir ülke görünümündedir. Petrol ve doğalgaz için dışa ödediklerimiz büyük bir kaynak tüketiciliği olarak şimdilik zorunlu görülüyor. Alternatif enerji kaynaklarına yönelmede gecikilen her geçen gün ülkemiz için büyük kayıplar oluşturuyor. Bir an önce rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi, biyoyakıt, jeotermal enerji kaynaklarını harekete geçirecek düzenlemeler ülkenin üretim gücünü artırmada etkili olacaktır. Nükleer enerji kullanımının bilimsel veriler ışığında ayrıntılı olarak yeniden değerlendirilmesinde fayda vardır.
Dış politika ve güvenlik: Güç dengelerinin kurulamadığı bir dünya güvenli değildir. Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle ağırlıklı olarak ABD eksenli olarak yürütülen Türkiye dış politikası ve bağımsızlıktan ödünler isteyen AB ile bütünleşme süreci Türkiye için belirsizliklerle doludur.
Rusya, Çin ve Hindistan üçgeninde İran’ın nasıl bir tutum takınacağı konusu boşluktadır. Son zamanlarda ABD’nin İran ile olan ilişkilerindeki gelişmeler bir sürü yeni sorular oluşturuyor kafalarda. Türkiye, dış politikasını oluşturma ve dış güvenliğini sağlamada tam bağımsızlık ilkelerini zedelettikçe güvenli bir ortamda yaşamıyor demektir. Türkiye, batıda Avrupa Birleşik Devletleri, ABD, Latin Amerika, doğuda Rusya, Çin, Hindistan ve İran arasında bir barış ülkesi olarak yaşayabilmenin dengelerini ancak bağımsız politikalarla sağlayabilir.
Siyasetin yeniden yapılandırılması, kamunun yönetilmesinde yeni yöntemler ve sosyal politikalar, sağlık ve iç güvenlik tedbirleri, yerel yönetimlerin merkezle olan bağlantılarının doğru değerlendirilmesi ve merkezi yönetimin ağırlığı gibi konular bir başka yazıda tek tek ele alacağımız ve Daha İyi Bir Türkiye için değerlendirilecek önemli satır başlarıdır.
Türkiye halkı uzun süredir insanlarımızın akıllarını karıştıracak denli hızlı ve gereksiz konularla değiştirilen gündemlerden yorgun düşürülmüştür.
Türkiye halkı,Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki yeni CHP ile Artık Daha Fazla Demokrasi ve Daha İyi bir Türkiye düşünmeli!..

BATI VE BATILININ AÇILIMI: MODERN SOYGUNCU

BATI VE BATILININ AÇILIMI: MODERN SOYGUNCU
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI
19 Mart 2010
“Batı” dendiğinde sonsuzdur hayranlıkları. Konu batıdan açıldığında kendini aydın sanan yarı cahiller “batı”nın çok uygar olduğundan, demokrasinin, insan haklarının, erdemliliğin en güzel biçimde orada yaşatıldığından dem vuruyorlar. Neresidir, kimlerdir böylesine el üstünde tuttukları batı?
Türk’ün ulus kimliğini ortadan kaldırmak isteyenler…
Etnik ayrımcılığı körükleyerek ulusal birliğimize göz koyanlar…
IRA, ETA, BASK gibi ayrılıkçı terör örgütlerinden çok çekmiş ve terörün nasıl bir bela olduğunu yaşayarak öğrenmiş olmalarına rağmen, PKK terör belasını el altından hem maddi, hem manevi anlamda destekleyerek Türk’ün başına saranlar…
Ulusal varlıklarımızı yok pahasına özelleştirme yoluyla ele geçirmeye çalışanlar ve bu uğurda oldukça büyük bir yol kat etmiş olanlar…
Demokrasiyi kendileri için en iyi biçimde yaşamaya ve uygulamaya çalışırken az gelişmişleri ya da gelişmekte olduğunu varsayacağımız ülkeleri kendileri için kul köle yapmanın yolunu arayanlar…
İşlerine geldiği için, birbirine düşmanlıktan öteye yakınlığı olmayan farklı etnik kimliklileri tek çatı altında –Kuzey ve Güney Kıbrıs örneğinde olduğu gibi- birleşmeye zorlarken, ulus kimlikli ülkeleri –Yugoslavya örneğinde olduğu gibi- param parça edenler…
Küçük gördükleri uluslar içinde küçük ölçekli etnik, dinsel, kültür ayrımcılığı savaşları çıkararak, kendi emperyalist ve ideolojik amaçlarına hizmet ettirmek için küçük ulusları kendi içlerinde kırımlara uğratanlar…
Cinayet, ırza geçme, etnik temizlik ve işgal savaşlarını yürütenler…
Orta ve Güney Amerika’da acımasız baskıları ve köylü savaşlarını, Asya ve Afrika’da milliyetçi terörizmi, Ortadoğu’daki Petrol savaşlarını, Japonya’daki gaz saldırılarını, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yabancı karşıtı öldürme eylemlerini örgütleyenler…
Pembeydi, turuncuydu renkler aldatmacasında ülkelerin yönetimlerini ele geçirme kurnazlıklarını tezgâhlayanlar…
Ve Ergenekon tezgâhlarını kuranlar…
Batı dedikleri bunlardır işte: Modern soyguncular!..
Atatürk’ü batı hayranı gibi göstermek isteyenlere duyurulur ki Atatürk batı hayranı değildi. Batının ne hinoğlu hin olduğunu Atatürk’ten daha iyi kim bilebilirdi? Bilmeyenlere, O’nun hangi koşullar altında neler yapabildiğini yeniden incelemelerini, demeçlerinin, söylevlerinin içeriğine yeniden dikkatle bakmalarını ve onlardaki yüksek anlamları kavramaya çalışmalarını öneririm; eğer uluslarını, ülkelerini gerçekten seviyorlarsa bu öneriye kulak verirler.

Atatürk, batı değil “çağdaş uygarlık” diyordu.
Çağdaş olmak, uygar olmak ne demek? Adam olmak demek, adam olmak… Adam gibi adam olmak!
Batı dedikleri yerde ara ki bulasın adamı…
Soyguncudan adam olmaz!

OCAK

OCAK
Avlanmaya çıkan ilk insan avını daha kolay yakalayabilmek için hayvanın sesini taklit ederek ilk oyununu oynuyor. Belki de ilk tiyatro oyunu bu taklit.
Öteki sanatlar, dans, müzik şiir arkadan gelmiş olmalı.

Belki de karnını doyurup, kendini güvenceye, korumaya aldığı bir sığınağı olduktan sonra, mutluluğunu anlatabilmek için dans eden ilk insan, duygularını, heyecanlarını ortaya koyarak ilk oyununu oynuyor.

Danstaki ritim insanı yüksek bir duygu ortamında heyecanın doruğuna çıkarır.
Taklit ya da dans ilkel insanın ilk oyunları olarak günümüz tiyatro sanatının ilk örnekleri, başlangıcı olarak kabul edilse yeridir.

Günümüz insanı duygu ve heyecanlarını yansıtmada olsun, mutluluk aramada olsun, eğlenme gereksinimini karşılamak için bir araç olarak olsun, eğitim aracı olarak olsun tiyatroyu bir yaşam biçimi olarak toplumsal yaşamına katamıyorsa eksik yaşıyor demektir.

Türkiye, tiyatro fakiri bir ülkedir. Devlet ve şehir tiyatrolarını ülkeye yayamamışız. Özel tiyatrolar seyirci yetiştirememenin ve devletten ödenek alamamanın verdiği ekonomik yetersizlikler nedeniyle çoğalamıyor ve var olanlar da yaşayabilmek için büyük özveriler içinde can çekişerek yaşıyor. Yaz turneleriyle Anadolu’ya çıkıp halkla buluşmak, hem oyunlarını daha çok insanla buluşturmak, hem de sanatçılarını ekonomik yönden desteklemek amaçlı çalışmaları bir türlü istenilen olumlu sonuçları yaratamıyor. Doğal olarak bundan en çok etkilenenler sanatçılarla birlikte kendisine ulaşılamayan ve tiyatrodan gerekli edinimleri sağlayamayan Anadolu insanı oluyor.

Tiyatro hem bir eğlence, hem de bir eğitim aracı, okul. Anadolu insanı tiyatro gereksinimini okul tiyatroları ve amatör yerel tiyatrolarla karşılamaya çalışsa da yeterli olmuyor. Ya da bu tiyatrolar kendilerini sergilemede yetersiz kalıyorlar, herkese ulaşamıyorlar.

Marmaris, tiyatro ve tiyatro salonları zengini olmasa da yine de şanslı bir kent sayılabilir.
Sunum ve donanımları yeterli olmasa da Maskot ve Özbek, tiyatro etkinliklerine katkı sağlamaya çalışıyorlar. Turnelerle gelen oyunlar Marmarislilerle buluşuyor. Kişisel gayretleriyle tiyatroya renk katan Celil Yağız Marmaris için ayrı bir değer sanat alanında.

VE MUTLU EDEN BİR OYUN: OCAK

Marmarisli öğretmenlerin sanat etkinlikleri içinde bu yıl sahneledikleri ve 27 Mayıs akşamı İçmeler Belediye Salonunda galasını yaptıkları Turgut Özakman’ın “Ocak” oyunu-ki birkaç kez oynanacak- gerek seçimi, gerekse sahnelenmede gösterilen başarısıyla uzun süre kendisinden söz ettirecek, başarılı bir çalışma. Takdim edilişte, görev alanların belki de alçak gönüllülük gösterilerek isimlendirilmemiş olmasını bir eksiklik olarak gördüğümden, oyunun ve oyuncularının kimliklerini vererek başlayacağım eleştirime.

Oyunun Adı : Ocak
Yazarı: Turgut Özakman
Sahneye koyan : Ali Rıza Korkut/Türkçe Öğretmeni

Oynayan Öğretmenler
Büyük Hanım: Türkân Hızlı
Anne: Nurgül Çetinkaya
Baba: Ali Özkan
Büyük Oğul: Cihan Taşyar
Ortanca Oğul: Abdurrahman Mülazımoğlu
Küçük Oğul: Giorgi(Yorgi) Taşhoyan/8.Sınıf Öğrencisi
Kız Oğul(Sevgi): Feyzan Çoban

Ocak, geçinme sıkıntısı içinde olan bir ailede birbirine bağlılığı ve dayanışmayı, annenin eş ve evlatlar üzerine titreyişini, hayal âleminde yaşayan bir aile büyüğünün(Büyük hanım) incitilmeden korunmasını, kardeşler arasındaki duygulandıran çekişmeler içinde sevgiye dayalı bir barışıklığı, vurdumduymazlığın hoşgörü ortamında nasıl sorumluluk yüklenmeye dönüşebildiğini, birbiriyle kaynaşmış bir ailenin şöyle ya da böyle mutluluğu yakalayabildiğini gösteren, eğlendirirken eğiten, düşündüren toplumsal değerler içinde aile yapısını öne çıkaran duygusal ağırlıklı bir oyundur.

Oyuncuları hiçbir ayırım yapmaksızın yürekten kutluyorum. Oyuncuların sahneyi kullanımları, ses tonları, seyirciyle kurdukları gönül bağları, duygularını aktarmada yüreklerini ortaya koyuşları, sahneler arası geçişlerdeki uyum, esere ve rollerine hâkimiyet, diyaloglardaki canlılık, sahne tasarımı ve kostümler, dekor arasındaki bağlaşıklık bir profesyonel kadro karşısındaki gibi keyifle izlenme sağladı Ocak’a.

Oyunun Yönetmeni Ali Rıza Korkut, sahne ışıkları ve müzikleri de başarıyla seyirci arasından yönetirken, kuliste hiçbir aksamanın olmayacağından emin bir duruşla, seyirciyle birlikte eserini izliyor; tebrikler Korkut öğretmen.

Dilerim bütün Marmarislilere ulaşır bu oyun, Muğla ve ilçelerine taşınır. Aileler ve öğrencilerimizin aile bağlarının önemini ve özverinin değerini kavramaları için bu oyunu mutlaka görmelerini öneririm.

Tiyatro zor bir sanattır. Hazırlanmasında çok büyük emekler veriliyor, zamanlar harcanıyor. Büyük özverilerle –Marmaris için söylüyorum-hazırlanan tiyatro eserleri bir iki kez oynanarak bir kenara atılmasın, toplumun tamamına ulaştırılmaya çalışılsın. Tiyatroya emek verenler, ilgilenenler, olanakları olanlar bu önerimi lütfen aklınızda tutun; yok yok, tutmayın aklınızda, uygulayın. Lütfen!

RUHUMUZU DOLDURAN MÜZİK DOLU BİR GECE

BAKIŞ / AHMET NİŞANCI 10 HAZİRAN 2004

RUHUMUZU DOYURAN MÜZİK DOLU BİR GECE

Sesleri tanımlamak renkleri tanımlamaktan daha zordur. Renkleri anlatırken tabiattaki hangi renklerle yeni renkler yapılabileceğini anlatabilirsiniz Musikiden anlamayan birine ses nasıl tanımlanabilir ki? Deseniz ki Batı Musikisinde majör ve minörler ve bunların çeşitleri ve Türk Musikisinde de makamlar vardır ve bunları bir sanat anlayışı ile duygularımızı anlatacak şekilde düzenleyerek müzikal sesleri oluştururuz, acaba anlarlar mı? En iyisi musikiyi tanıtmak için kişiyi onunla yüzyüze getirmek.

Müzik bir sanat dalı. Toplumlar sanatlarını oluştururken örf ve adetlerinden, dinsel inanışlarından, sosyal yapıları ve coğrafi koşullardan, toplumsal olaylardan etkilenirler. Özellikle folklorik özelliklerinde bu çok açık bir şekilde fark edilir. Ama sanatın oluşabilmesi ve gelişebilmesi için en önemlisi gerekli ortamın hazırlanmasına katkı sağlayacak bir eğitim gereklidir.

Türklerde musiki yaşamın bir parçası olarak sürekli biçimde toplumların yaşamıyla iç içe olmuştur. Ama bugünkü Klâsik Türk Müziği olarak kabul ettiğimiz müziğin başlangıcını Osmanlı Devleti’nin yerleşik düzene geçtiği 15.yüzyıl sonlarında başlatabiliriz. Ondan önceki dönemlerdeki besteci ve müzik insanlarını Şark-İslâm musikisinin önemli sanatçıları ve Klâsik Türk Musikisi’nin hazırlayıcıları olarak görmek uygun olur.

Saray ve devlet için üst düzey eğitimli insan yetiştirilmek için kurulan Enderûn
Okulu, Fatih’le kuruluşundan II. Mahmut tarafından lağvedilişine kadar geçen süreçte zeki, yetenekli, yakışıklı, ahlâklı ve terbiyeli çocuk ve gençleri alarak müzik alanında yetişmelerini sağlamış. Bugüne o günlerden süzülerek gelen binlerce eser hâlâ yüreklerimizi ısıtıyor, ruhumuzu titretiyorsa, toplumun musikideki sesleri bilimsel yapısıyla bilmese bile anladığının bir göstergesidir diye düşünebiliriz.

Günümüzde müzik çeşitli değişik formlar içinde farklı anlayışlarla çeşitleniyor. Ama benim için Türk Sanat Musikisi’nin tadı bir başka.

9Haziran akşamı Mares Otel Salonu’nda Marmaris Belediyesi Türk Sanat Müziği Derneği Korosu’nun sunduğu müzik ziyafetini izleyemeyenler ruhlara huzur veren ve nefeslerin kesilerek izlendiği bir sanatsal gösteriden yoksun kaldılar; yazık!

Şef Nilgün Süren yönetiminde Vuslat III (Sevgiliye Kavuşma) Konseri’yle Türk Sanat Müziği hayranlarıyla buluşan Marmaris Belediyesi Türk Sanat Müziği Korosu, birbirinden güzel, seçilmiş Segâh, Hüzzam, Suzinak, Muhayyer Kürdî eserlerle koro ve solo olarak dinleyenlerin kulaklarının pasını alırcasına harika bir müzikli gece yaşattılar izleyenlere. Saz sanatçıları ile koro ve sololar arasındaki uyumun sağlanmasında Şef Nilgün Süren genç olmasına karşın üstün bir yetenek olduğunu kanıtlarken, saz ve ses sanatçılarının şefleri karşısındaki saygılı duruşları ve ona güvenle bakan bakışları, değerli şefi bir gurur örneği olarak da izleyenlere takdim etmiş oldu.

Salonun tamamen dolu olmasına karşın izleyenleri hayran bırakan saz ve ses sanatçıları en ufak bir falso yapmadan, kadın ve erkek sesleri arasındaki dengeyi bozmadan, sololara eşlik ederken hanendenin(okuyucu) sesini boğmadan, izleyenlere ulaşabilen bir ses dengesiyle görevlerini üstün bir başarıyla sergilediler.

Sololarda bütün hanendelerin mükemmel olduğunu söylerken mikrofona yaklaşımlarından salona bakışlarına, seslerini orkestra ve şefleriyle üstün bir başarı ile denge içinde kullanmalarına ve eserlere olan hâkimiyetlerine değinmeden geçmek olmaz. Solo olarak Ali Şahin ve Cemalettin Efecan gür ve pürüzsüz seslendirmeleriyle büyük beğeni kazanırken, Zeynep Soyer, Gülnur Ak, Seçil Çakar, İsmail Öncü, Bestami Şinik, Elmas Eraydın, Yücel Kaya güzel ve eksiksiz yorumlarıyla sahneye çok yakıştılar. Hasan HüseyinYayın, okulundaki başarılı bir müzik öğretmeni olmanın ötesinde, sanatçı kişiliğini sahneye de gururla taşımasını becermiş. Ama ben en çok üç genç sanatçı için daha fazla alkış istiyorum; iki adaş Özlem Esen ve Özlem Turhan ile Mehmet Ercan için. Niçin mi? Çok genç ve sanırım daha az tecrübeye sahip olmalarına karşın üstün bir başarı gösterdiklerini ve sahneyle birlikte izleyenleri de teslim aldıklarını teslim etmek için. Melih Ateşoğlu’nun sunuculuktaki ustalığının da altını çizmeliyim. Başta değerli şefleri olmak üzere, saz ve sesleriyle gururla yüreklerimizi dolduran tüm sanatçıları yürekten kutluyor ve alkışlıyorum, başarılarının sürekli ve sonsuz olmasını diliyorum.

Konser tanıtım programında koromuzun geçmişine bir gönderme var. Koronun ilk kuruluş aşamasında hepimiz için çok değerli eserler bırakarak aramızdan ayrılan büyük üstad İrfan Özbakır’ı, hizmetlerine değinilmemiş olmasını bir dalgınlık olarak yorumlayarak anmak, bu gecenin anısına bir değerbilirlik olacaktır sanırım.

Tanıtım programında baskı hatası olduğunu düşündüğüm üç düzeltme yapmak istiyorum; eğer yanılmış isem özür dilerim.
“Gurbet içimde bir ok “ şarkısının bestecisi Teoman Alpay, güfte yazarı Türkân Şoray ; “Hasta kalbimde yanan derdi niçin anlamadın “ şarkısının güfte yazarı Mustafa Nazif Irmak ; “Sen nisansın daha ben sarı eylül” şarkısının güfte yazarı
Bekir Mutlu olacaktır sanırım.
Son teşekkürümüz de Marmaris Belediyesi Türk Müziği Derneği Yönetim Kurulu ve bu derneğe destek verenlere…

İki de genel eleştiri :
Yıllar öncesinde konsere ya da tiyatroya gidenlerin bir damat ya da gelinlik kız gibi tertemiz giyindiklerini, erkeklerin kravat, ceket, ütülü kumaş pantolon, kadınların tayyör etek takım giyindiklerini ve bunu sanata saygının bir gereği özenerek yaptıklarını gözlemişizdir. Şimdilerde hadi diyelim Marmaris sıcaktır, daha spor giyinmek yadırganmasın, ama hiç değilse ütülü kumaş pantolonlar, boyası yenilenmiş kunduralar, ütülü gömlekler giyemez miyiz?

Oldum olası toplantılara zamanında katılamayız ve zamanında başlamaz toplantılar. Sanat izlencelerinde de alışkanlık haline geldi zamana uymamazlık. Saygın sanat kurumları hizmetlerini sunarken zamana uymayan izleyicilerini kapıları kapatarak birinci seanslara almıyorlar; bir dünya kenti gözüyle baktığımız Marmaris’te bu kuralı uygulamaya kalkmak acaba doğru olmaz mı? Bir de sanat sunumu başladıktan sonra yerinden kalkıp dış kapıları çarpa çarpa dışarıya çıkanlar, sıgara içtikten sonra yeniden salona dalanlar, çocuklarını kontrol etmeyenler, ya da getirmemeleri gereken etkinliklere çocuk getirenler… Çağdaş insanlığa yakışmıyor!

İNSAN, AMACI VE BAŞARISI ÖLÇÜSÜNDE BÜYÜKTÜR

İNSAN, AMACI VE BAŞARISI ÖLÇÜSÜNDE BÜYÜKTÜR
DOĞRU BAKIŞ /Ahmet NİŞANCI
5 Haziran 2010

Büyük olmak tutkusu pek çok insanın ortak isteğidir. Ama zor iştir büyük insan olmak.
Büyük olabilmek, büyük görünmek için nice insanlar vardır küçülen, küçükleşen.
Bazı insanlar vardır başkalarını küçülterek, bazıları da kendilerinden küçük gördüklerini korurken ya da koruduğunu sanırken büyüdüklerine inanırlar.
Büyük olduklarına inananlar, güçleri ile bilinçlerini birbirinden ayırt ettiklerinde büyüklüğe aşırı aykırılık yaratarak çevrelerine zarar verirler.
Sırtlarında taşıdıklarından zarar görenler, onların aslında büyük olmadığını yere fırlatma başarısını gösterebilirlerse geç de olsa fark edeceklerdir; çünkü gerçekten büyük olmayanlar yere düşünce sürünmeye başlarlar, iyice onursuzlaşırlar.
Gerçek büyük insanı aşağıdan bakarak göremezsiniz; o, dağ gibi yüksektir, görmek için seviyesine yükselmeye çalışmalısınız.
Büyüklük hem başarısızlığı/ yenilgiyi, hem de başarıyı/ utkuyu yaşamın gerçek anlamı içinde değerlendirebilenler/ kabullenenler için geçerlidir.
Büyük insan kendinden büyüğü tanır ve ona değer verir; her sözünü de ölçerek ve görgü kuralları içinde söyler.
Büyük olmadığını bildiği halde büyüklenenler sonunda yabanileşir ve yanlarına varılmaz olurlar, tehlikeli bir hal alırlar.
Büyük olduğunu sananların azıtmaları küçüklerin canını yakar.
Büyük olduğunu sananlar yaptıklarıyla kendilerini küçültürken, içinde yaşadıkları toplumu da hem küçültür, hem de zarar görmesine neden olurlar.
İnsan, amacının ve başarısının yüceliği ölçüsünde büyüktür.
Gerçekten büyük olanın zamanı geçmez.

Soruyorum: Ben neden büyüklük üzerine bir yazı yazdım bugün? Doğru yanıtlayanların hepsini kitaplarla ödüllendireceğime söz vererek afiyet ve esenlik dileklerimi iletirim.

Toplumsal değerler içinde aile yapısını öne çıkaran duygusal ağırlıklı bir oyun.

Oyuncuları hiçbir ayırım yapmaksızın yürekten kutluyorum. Oyuncuların sahneyi kullanımları, ses tonları, seyirciyle kurdukları gönül bağları, duyguları aktarmada yüreklerini ortaya koyuşları, sahneler arası geçişlerdeki uyum, esere ve rollerine hâkimiyet, diyaloglardaki canlılık, sahne tasarımı ve kostümler, dekor arasındaki bağlaşıklık bir profesyonel kadro karşısındaki gibi keyifle izlenme sağladı Ocak’a.

Oyunun Yönetmeni Ali Rıza Korkut, sahne ışıkları ve müzikleri de başarıyla seyirci arasından yönetirken, kuliste hiçbir aksamanın olmayacağından emin bir duruşla, seyirciyle birlikte eserini izliyor; tebrikler Korkut öğretmen.

Dilerim bütün Marmarislilere ulaşır bu oyun, Muğla ve ilçelerine taşınır. Aileler ve öğrencilerimizin aile bağlarının önemini ve özverinin değerini kavramaları için bu oyunu mutlaka görmelerini öneririm.

Tiyatro, zor bir sanat. Hazırlanmasında çok büyük emekler veriliyor, zamanlar harcanıyor. Büyük özverilerle –Marmaris için söylüyorum-hazırlanan tiyatro eserleri bir iki kez oynanarak bir kenara atılmasın, toplumun tamamına ulaştırılmaya çalışılsın. Tiyatroya emek verenler, ilgilenenler, olanakları olanlar bu önerimi lütfen aklınızda tutun; yok yok, tutmayın aklınızda, uygulayın. Lütfen!

Yeni Yılınız Kutlu Olsun

YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN
BAKIŞ/ AHMET NİŞANCI
30 Aralık 2009
Eşimle beraber Marmaris’ten sağlık sorunlarımızı çözmek ve yakınlarımızı ziyaret etmek amacıyla ayrılışımız dört ayını doldurdu, beşinci ayına girdi. Oldukça uzun bir zaman bizim için bu süreç. Marmaris’i ve Marmaris’teki dostlarımızı, arkadaşlarımızı gerçekten çok özledik.

Bu uzun süreçte, içinde olmaktan büyük kıvanç ve onur duyduğum “Çağdaş Marmaris” gazeteme zaman ayıramayarak yazı yazamamak ve okuyucu dostlarımdan ayrı kalmak ayrı bir üzüntü olmuştur benim için. Ümit ederim yeni bir yıla başlarken yeni bir heyecanla, yine “Çağdaş Marmaris”te kaldığımız yerden başlayarak ulusumuz ve halkımız için iyi ve güzel olan düşüncelerle yazılarımı sürdürmeye çalışacağım. Gazetemdeki dostlarımdan ve okurlarımdan sorunlarım nedeniyle ayrı kaldığım bu süreç için özürlerimi kabul etmelerini ve bağışlanmamı dilerim.

Bir koca yılı daha insanlık ve ülkemiz için çözümlenmemiş, yığılmış kocaman sorunlarla geride bırakıyoruz.

İşsizlikler, yolsuzluklar, yoksulluklar, iç barışın zorlandığı bu günlerde ikinci plana düşmüş gibi görünse de gündemdeki yerini hep koruyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri üzerine oynanan iç ve dış güçlerin bileşkesindeki oyunlar, tertipler Türk halkı üzerinde hiç şüphe yok ki büyük bir etki ve tepki yaratmaktadır. Bu yakışıksız planlar yönetenlerin değerlendirilmesi açısından olumsuz gelişmelerdir. Türk halkı bu çirkin oyunları fark etmektedir ve gelecekteki demokrasi hareketlilikleri için mutlaka en iyi değerlendirmeyi yapacaktır.

Ulusumuzun, kurtuluş sonrası oluşturduğu devrimlerle geleceğimizin güvenliğine attığı temelleri yıkmak için yapılan her türlü girişim, Türk halkının bağrından yetişen ‘Türk Gençliği’nin asil kanlarında boğulacağına olan inancımızı asla sarsamayacaktır.

Ulusça duygu ve düşüncelerimizi insanlığın mutluluğu için yoğunlaştırarak, hakkın, adaletin, insan haklarının sağlanmasını gerçekleştirecek bir dünya kurulması özlemimizi hep canlı tutarak, yeni yılın hepimize, ulusumuza ve insanlığa hayırlar getirmesini diliyorum , “Yeni Yılınız Kutlu olsun.” Diyorum.

Ulusumuzun Egemenlerinin Bayramı Kutlu Olsun

ULUSUMUZUN EGEMENLERİNİN BAYRAMI KUTLU OLSUN!
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 20 Nisan 2010
ahnisanci@gmail.com ahmetnisanci@windowslive.com

Anayasa madde 5. “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.
Anayasa Madde 6. “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.”
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 90. yılını kutluyoruz.
Ülkemizi bugüne kadar yönetenler ile bundan sonra yönetecek olanlar, Anayasamızın sadece yukarıya alınan iki madde hükümlerini yerine getirmek için çaba göstermiş ve bağımsızlığımız için gereğini yapmış olsalardı, bugün ülkemizin ve yurttaşlarımızın çözülmemiş tek sorunu olmazdı. Bu bayramı gönül rahatlığı içinde büyük bir coşkuyla, birlik, huzur, güven, mutluluk içinde kutlamak da her yurttaşımız için büyük bir gurur olurdu.
Oysa bugün ulusumuz bağımsız değildir, özgür değildir, varlıklı, huzurlu ve mutlu değildir.
Türkiye bugün Avrupa Birliği Ulusları ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bir ahtapot gibi sarıp sarmaladığı ve her türlü hareketini ve karar kurumlarını kısıtladığı bağımlı bir ülkedir.
Türk ulusunun bağımsızlığı, bütünlüğü ve ülkenin bölünmezliği zedelenmiştir. Toplumda refah, huzur ve mutluluk kalmamıştır.
Her gün verilen şehitler artık ülkenin bağımsızlığını sağlamaya yetmemektedir. Bölücüler için tavizler verilerek her türlü kolaylığın sağlanmasına karşın, vatandaşın bütünlüğünün her geçen gün daha da zorlaştığı saklanamaz bir görüntü olarak her gün yaşanmaktadır.
Çatışmaların en kolay tetiklendiği Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar arasında sıkışmış ülkemizin, gerçek dost diyebileceği bir tek ülke yoktur etrafında. Batılılarca bir ateş çemberi içine alınmış ülkemiz Sevr’in yaşama geçirilebilmesi için ekonomik, siyasal ve rejimsel baskılar altında bocalatılmaktadır; hem de insan hakları, özgürlük, eşitlik masallarıyla. Elimizde Cumhuriyetle kazanılmış ne var ne yok babalar gibi satılmış, savulmuş ve kapitalizmin, daha doğrusu emperyalizmin egemenliğine ulus ekonomisi teslim edilmiştir.
İşsizlik ve yoksulluğun büyümesi gasp ve hırsızlıkları artırırken, haksız ve kanıtsız suç yaratmalarla yıpratılan toplumda giderek artan bireysel hak arama gayretleri şiddete dönüşmüştür. Sokaklar savaş alanıdır ve evde olsun, sokakta olsun vatandaşın can güvenliği, bir başka deyişle özgürlüğü yoktur.
Demokrasi, anayasanın sayfaları içinde işlenmiş sıradan bir konudur sadece; kendisi yoktur. Yasallık çerçevesinde emekçi sınıfların demokrasi için savaşım vermesi, ancak polis devletlerinde görülebilecek şiddetle, copla, biber gazıyla, yangın söndürücü itfaiyecilerden daha hızlı tazyikli sularla engellenmektedir. Bölücülere karşı- asla uygun görmediğimiz- birkaç kişisel yanlış girişimin sorumlusu olarak emniyetin atanmışları, polis müdürleri görevden alınırken, her gün gözyaşlarıyla uğurlanan polis, asker şehitlerimiz için neden İçişleri Bakanının, Milli Savunma Bakanı’nın sorumlu tutulup görevden alınmadığını ya da onların istifa etmediklerini anlamakta zorlanıyor halkımız.
Bu ülkede haksız yönetenlere arka çıkanlar, haksız zenginliklere ulaşarak refah, huzur ve mutluluk içinde yaşıyorlar. Ülkemizin dünyanın en zengin ilk yirmi ülkesinden biri olduğu yalanını söyleyenler yüzde yirmilere doğru yaklaşan işsizler ordusunun sorunlarını ustaca görmezden geliyorlar; milletin gözünün içine baka baka yiyorlar, geziyorlar; hem de ne yeme, ne gezme!..
Bu ülkenin egemenleri, Ulusal Egemenlik Bayramınız kutlu olsun!
Çocukların bayramı mı?
Ulus egemen değilse çocukların adları nasıl okunur?
Bir kez daha Ulusal egemenlik savaşı başlatmak ve kazanmakla okunacak çocuklarımızın adları!
Sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik ve askeri alanda ulusumuzun tam bağımsızlığı ve halkımızın egemenliği adına kazanılacak savaştır bu savaş; kayıtsız ve şartsız!

TBMM’DEN FOTOĞRAFLAR: ANAYASA, İNÖNÜ KAVGALARI VE ŞEHİTLER

TBMM’NDEN FOTOĞRAFLAR:
ANAYASA, İNÖNÜ KAVGALARI ve ŞEHİTLER
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI
5 Mayıs 2010

Bir demokrasi savunmasıdır gidiyor. Hem nalına hem mıhına vurarak; savunma dediğin işte böyle yapılır dercesine!
Sana yakın olanları bile inandırmakta zorlanıyorsan, başını belaya sokacaksın yakınlarının ki senin yanından uzaklaşamasınlar, sana bağlanmak değil, âdeta yapışsınlar, kul olsunlar, köle olsunlar. Başlarını belaya sokmak için her türlü hücum gücünü kullanacaksın; liderlik budur işte!
Bir madde düşünce kıyamet koptu TBMM’de. Birileri önce maddeye oy vermeyen AKP’li milletvekillerini tespit listeleri çıkarmaya çalıştı. Listenin görüntülenmesiyle listenin hazırlayıcısı ile listeye girenler arasında tartışmalar yaşandı. Listeye adlarının konduğunu öğrenen milletvekilleri “Başbakan’a yağcılık yapıyorlar.” diye yükselttiler seslerini; sanki kendileri yağcılık yapmazlarmış gibi. Arkasından hiç değilse kendileri için çok önemli diğer iki maddenin kurtarılabilmesi adına Başbakan’ın grubu yumuşatmaya, her zaman ki kendi politik davranışına yönlendirmeye yönelik, değil gözleri yaşartmak, salya sümük ağlatan konuşmasıyla AKP’de dalgalanmaların önüne geçildi. Bu sayede önemli bir maddenin daha alkışlarla ve başbakanın boynuna sarılmaya varan yağcılık koşusuyla meclisin onayından geçtiği müjdelendi: 1.İnönü Savaşı kazanmış ve “Siz orada yalnız düşmanı yenmediniz, milletin geriye dönmüş talihini de yendiniz.” gururlu edası ile çalkalanmadığı kaldı AKP grubunun.
Grubun razı edilmesi adına yaptığı konuşmada kantarın topunu kaçırınca “İnönü Savaşları”nı başlattı Sayın Başbakan.
Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer Batı Cephesi Komutanı, Lozan Zaferi’nin mimarı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ikinci adamı ve sağlığında Atatürk’ün çok arzu etmesine ve iki kez denemesine karşın koşulların uygunluk sağlamaması nedeniyle sonuçlandıramadığı demokrasi deneyiminin kahramanı İsmet İnönü de nasibini aldı Sayın Başbakan’dan.
Hem de ne alış!
Aziz Nesin’in yazılarından alıntılarla, CHP Genel Merkezi’nde asılı Nazi bıyıklı resimleriyle o günkü TBMM görkemli oturumlarına konuk edildi İsmet Paşa; “Acaba İsmet Paşa olmasaydı ben şimdi nerede olurdum?” diye düşünülmeden, değerlendirilmeden. Dilin kemiği yok işte.
Her şey hukukun üstünlüğü, özgürlük, hak, adalet için TBMM’nde (?).
Gerçekten öyle mi acaba?
Eğer doğruysa, tam da bugünlerde yükselen terör eylemlerinin ve ardı ardına aralıksız şehitlerin verilmesiyle süren süreçte sorumlularının peşinde olması gereken askerimiz neden adliye koridorlarında hesap sorulur uygulamaların içindeler?
Ordumuza moral vermek için mi yapılıyor bütün bunlar(?!).
Şehitlerimiz “Vatan sağ olsun!” diyerek can verdiler; anne/ babaları “Vatan sağ olsun!”diyerek içlerine akıtıyorlar gözyaşlarını.
Şehitlerimiz için akması gereken devletin gözyaşları nerede?
Devletin gözyaşları, Başbakanın demokrasi (!) mücadelesinin duvarlarına kilitlenmiş, halkın kahırlarında saklanmış, akmıyor!
Halk şehitlerine ağlarken, iktidarın gözyaşları kendisi için yapacağı Anayasa değiştirecek maddelerin geçmeyenlerine kilitli!
Yazık, çok yazık! Biz bu muyuz?

Sayın Mustafa Yıldırım/ Yazar

Sayın
Mustafa Yıldırım
Yazar

“Hemen yanıtlamış olmanızla size olan inanım daha da güçlendi. İşini böylesine ciddiye alanlara ancak saygı duyulur.”diye başlayıp ”Yine bir yağcının eline mi düştük?” diye sizi yanıltmak istemem, ama gerçekten çok sevindim hemen yanıtlanmakla; teşekkür ederim.

Çağdaş Marmaris Gazetesi’ndeki yazılarınızın neden kesildiğini ben de merak ettim. Gazetenin sahibi benim gibi bir edebiyat öğretmeni, arkadaşım Mehmet Emin Berber’dir. Onunla yüz yüze görüşünce nedenini anlayıp sizi yanıtlamak, kendi merakımı da gidermek isterim.

Yazılarım için sizin gibi bir araştırmacı yazarın görüşlerini öğrenmek ve eleştirilerinden yararlanmak elbette benim için büyük bir kazanç olacaktır. Ancak, internet üzerinden bu tür yorum ve tartışmalara girmek istemeyişinizi saygıyla karşılarım, dahası bu yanıtınızdan bir de ders çıkarırım kendim için. Ama-eğer sakınca yaratmazsa- ben sizin yazılarınızı okuyabilmek, faydalanabilmek için elektronik posta kutumda sürekli arayacağım. Ayrıca Anadolu Gazeteleri’ni desteklemek amaçlı görüşünüzden de güç alarak, Çağdaş Marmaris Gazetesi’nde de- neden kesintiye uğradığının anlaşılabilir bir yanıtı varsa-zaman zaman yazılarınızın yeniden yayımlanmasına izin verip veremeyeceğinizi de öğrenmek isterim.

Çağdaş Marmaris Gazetesi İnternet Adresi: cagdasmarmaris.net
Çağdaş Marmaris Elektronik Posta Adresi: cmarmaris@gmail.com şeklindedir.

İlginiz için tekrar teşekkürlerimi ve en içten sağlık ve başarı dileklerimi sunarım.

Ahmet Nişancı