İNSAN, AMACI VE BAŞARISI ÖLÇÜSÜNDE BÜYÜKTÜR

İNSAN, AMACI VE BAŞARISI ÖLÇÜSÜNDE BÜYÜKTÜR
DOĞRU BAKIŞ /Ahmet NİŞANCI
5 Haziran 2010

Büyük olmak tutkusu pek çok insanın ortak isteğidir. Ama zor iştir büyük insan olmak.
Büyük olabilmek, büyük görünmek için nice insanlar vardır küçülen, küçükleşen.
Bazı insanlar vardır başkalarını küçülterek, bazıları da kendilerinden küçük gördüklerini korurken ya da koruduğunu sanırken büyüdüklerine inanırlar.
Büyük olduklarına inananlar, güçleri ile bilinçlerini birbirinden ayırt ettiklerinde büyüklüğe aşırı aykırılık yaratarak çevrelerine zarar verirler.
Sırtlarında taşıdıklarından zarar görenler, onların aslında büyük olmadığını yere fırlatma başarısını gösterebilirlerse geç de olsa fark edeceklerdir; çünkü gerçekten büyük olmayanlar yere düşünce sürünmeye başlarlar, iyice onursuzlaşırlar.
Gerçek büyük insanı aşağıdan bakarak göremezsiniz; o, dağ gibi yüksektir, görmek için seviyesine yükselmeye çalışmalısınız.
Büyüklük hem başarısızlığı/ yenilgiyi, hem de başarıyı/ utkuyu yaşamın gerçek anlamı içinde değerlendirebilenler/ kabullenenler için geçerlidir.
Büyük insan kendinden büyüğü tanır ve ona değer verir; her sözünü de ölçerek ve görgü kuralları içinde söyler.
Büyük olmadığını bildiği halde büyüklenenler sonunda yabanileşir ve yanlarına varılmaz olurlar, tehlikeli bir hal alırlar.
Büyük olduğunu sananların azıtmaları küçüklerin canını yakar.
Büyük olduğunu sananlar yaptıklarıyla kendilerini küçültürken, içinde yaşadıkları toplumu da hem küçültür, hem de zarar görmesine neden olurlar.
İnsan, amacının ve başarısının yüceliği ölçüsünde büyüktür.
Gerçekten büyük olanın zamanı geçmez.

Soruyorum: Ben neden büyüklük üzerine bir yazı yazdım bugün? Doğru yanıtlayanların hepsini kitaplarla ödüllendireceğime söz vererek afiyet ve esenlik dileklerimi iletirim.

Eylemli Yaşamak

EYLEMLİ YAŞAMAK

Yazmak bir eylemdir. Soluk almaktır yazmak. Yaşamak bir aşktır. Yaşamanın aşka dönüşümünü de aşkın anlatımını da yazmada bulur çok insan. Eğer aşkın sihirli gücünü bütün benliğinde yaşamak istiyorsa kişi, o sihrin albenisini, çekiciliğini, hayat vericiliğini de anlatabilme becerisini gösterebilmelidir, yaşadığını tam olarak duyumsayabilmek için.
Herkes başaramaz aşkı ve yaşamayı anlatmayı. Gençlik aşkları sınırsız ve ne olacağını bilmeden, ama merak da edilerek “Bakın nasıl da içiyorum.” dedirten ilk alınan alkoller gibidir; anlamadan sarar ve sarhoş eder, ruhunda çılgınlıklara varasıya deli eden pembe hayaller kurdurur ve bulutlarda uçurur insanı.
Zaman içinde soğuyan ve kaybolan çocukluk ve ilk gençlik aşkları giderek yerini deneylerle aklın egemenliğine terk eder.
Bir türlü açığa vurulamayan gizli ve gizemli aşk içinde saklanan sessizliğin gücü giderek güçlenir ve sese dönüşür, insana açığa vurulmasının gerekliliğini düşündüren yeni bir güç oluşur bu seste. Sesin kendisi bir güçtür aslında. Ama açığa çıkmayan, ne kadar güçlü olursa olsun insanın kendi içine haykıran sesin yaşamaya katacağı etki kişinin kendisini huzursuz edecek bir boyut kazanır sonuçta. Âşık olmak yetmez; aşk senden âşık olduğun insana, varlığa geçmedikçe, onu da etkilemedikçe, karşılıklı olarak aşkı yaşamadıkça bir üzüntüdür, kederdir, derttir aşk.
Gerçekte aşk değil, aşklar vardır; insandan insana, insandan vatana, vatandan bağımsızlığa, özgürlüğe, bütün insanlığa, doğuran ve doyuranlara hayat veren, başağa, kurda kuşa, börtü böceğe, yaşama can veren suya, toprağa uzanan aşklar.
Bütün sorun bu aşkları yaşatacak, büyütecek, güçlendirecek ve mutlu sona erdirecek özgüvenle çevresine güven veren bir güç olabilmeyi becerecek bir ses olabilmektedir; haksızlıklara, yanlışlıklara başkaldırabilen, eyleme dönüşebilen bir ses !..
Ses, insan eyleminin adıdır. Eylemli ses sorgulayıcıdır, duyurucudur, doyurucudur, yol göstericidir. Sessiz insan bir hiçtir. Duyarlı olduğu varsayılsa da içe dönük olan bir insan eylemsizdir, ürkek ve korkaktır. Ürkeklik ve korkaklık başarısızlığın ve yaşamdan, bir başka deyişle aşktan kopukluğun üretkenleridir.
Yiğitlik varsa aşk, aşk varsa yaşam vardır.
Yaşamak aşk, aşk yaşamaktır.
Aşk soluk almaktır.
Yaşamak, aşkı, soluk almayı seslendirmektir.
Seslendirmenin en güzel biçimidir yazmak.
Yazmak eylemdir, eylem yazmaktır.
Yazmak kalıcı, ulaşıcı bir eylemdir yaşamak için.
Demokrasi bir toplumsal yaşam biçimidir.
Ve Vatan Aşkı aşkların en üstünüdür!
Sonuçları olumlu bir biçimde deneyimlerle yaşanmış bir demokrasinin bozulmaya çalışıldığı; ulusumuzun yeniden demokrasiden sınava tutulduğu şu günlerde aydınlık güzel sabahlara uyanmak düşüncesini eyleme dönüştürememek güzel aşklara, hele de vatan aşkına veda etmekle birdir.
Vatan aşkına veda etmek mi?
Bu asla mümkün değil!
Vatanımızın birlik ve bütünlüğüne, bağımsızlığına çomak sokanlara karşı gerekiyorsa eylemle karşı koyamamak vatan aşkından vazgeçmekle eş değerdedir!
Vatan aşkı eylemli yaşamaya her an hazır olmaktır! 15 Mayıs 2012
Ahmet Nişancı

GÜNAH İŞLEME ÖZGÜRLÜĞÜ OLABİLİR Mİ? (!)

GÜNAH İŞLEMEK ÖZGÜRLÜĞÜ OLABİLİR Mİ? (!)
Özgürlük, insanların mutluluğu için açılmış bir pencere, bir anahtar, bir yaşam biçimidir.
“İnsanların günah işlemek özgürlüğü vardır.” diyor herifçioğlu! İnsanın günah işlemek gibi bir özgürlüğü olabilir mi?
Nedir günah?
Dince suç sayılan, herkesin vicdanını inciten iş. Sorumluluk duygusu olanın uzak durmak istediği, yerine getirmek istemediği yürütme işi. Hukuksuzluk.
İnsan olan, insanların vicdanını incitecek işler yapar mı? Böyle bir yanlışlığı yapmanın, yani uygunsuz bir işin yapılmasının günah özgürlüğü olarak yorumlanabilmesi olanaklı ve haklı olabilir mi?
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde“Kişiye günah olarak, bakmakla mükellef olduğu aile fertlerini ihmal etmesi yeter.” Diyor.
Ailesine bakmakla yükümlü olan kişi kimdir? Annedir, babadır, bunların kaybedilmiş olduğu durumlarda Devlet/ Hâkim tarafından vasi olarak atanmış kişidir. Ya da ailenin diğer ileri gelenlerinden birinin (dayı- amca- dede- hala- teyze v.b.) gönüllü olarak bu görevi üstlenmiş olanıdır.
Aile fertlerine karşı sorumlu olanların evlatlarına karşı görevlerini yaparken günaha dönüşebilecek bir yaptırımın içinde olabilecekleri düşünülebilir mi?
Böyle bir anne babayı çocuklarına karşı görevlerinde yanlışlık yapmışlarsa anne baba olarak görmek olası mıdır? Elbette onların biyolojik anne babalıklarının yok sayılması olası değildir. Ama toplumun ve o çocukların anne ve babalarından hesap sorma haklarını yok sayamayız.
Bireylerin eğitimli olarak topluma kazandırılmasında aile önderlerinin vereceği eğitim önceliklidir. Toplumun ve devletin kişinin eğitilmesindeki görevi aileden sonra gelir.
Örneğin ahlâklı insan yetiştirilmesinde geleneksel öğretilerin yetişen kişiye kazandırıldığı ilk eğitim kurumudur aile.
Devlet, okullarında vereceği eğitim ve öğretimle; toplum, çevreci ve birlikte yaşama istencini gerçekleştirmek amacına yönelik öğretilerle bireyi eğitecektir; bireyin gelecekte yükleneceği görev ve sorumluluklara yönelik çağdaş toplum kurallarını, demokratik hukuk ilkelerini, ulusun yaşaması, kalkınması ve çağdaşlaşmasında uymak zorunluluğunda olacağı ilkeleri bir bütünlük içinde kazandıracaktır.
Ailede, okulda ve çevrede kazandırılacak öğretiler bütünü insanı günah işleme, bir başka deyişle, hukuksuz iş yapma yanlışlığından uzak tutacaktır.
Kişi eğer günah işliyorsa, sorumluluk öncelikle ona ilk öğretileri doğru veremeyen aile büyüğüne ait olacaktır. Bir devlet yönetenimiz ne diyordu: “Hırsızlık oğuldan babaya değil, babadan oğul’a geçer.” Doğru söze ne denir?
Anne baba, çocuklarını yetiştirmede maddi olanakları sınırlı olduğu için bazı görevlerini yerine getirmede sıkıntılar yaşayabilir, yeterli destekleri verememiş olabilir. Ama madde dışı yükümlülüklerin kazandırılmasında gösterecekleri ihmal bir günah olarak hanelerine yazılır.
Günahlar Yüce Allah katında, topluma karşı işlenmiş suçlar demokrasi içinde hukuk yargısı önünde mutlaka değerlendirilmelidir.
“İnsanların günah işleme özgürlüğü vardır.” Diyen şahıs, bu değer kazanamayacak, çürük, değersiz sözünü neye dayanarak söyledi diye merak etmez misiniz? Ben de merakla bunu araştırırken bir yerde Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ait olduğu yazılmış şöyle bir Hadis-i Şerif’le karşılaştım:
“Eğer hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizin toplumunuzu mahveder ve yerine günah işleyip af dileyen bir toplum yaratırdı.” Demiş Hz. Muhammed. Acaba demiş mi?
Peygamberimizin böyle bir söylemde bulunması bana hiç akılcı gelmedi. Bu söylem insanları bir yerde günah işlemeye yöneltmez mi?
Günah işleme özgürlüğü olduğunu savunan Herifçioğlu’nun dayanağı – benim hiç de akılcı bulmadığım, hatta inanamadığım – bu Hadis- Şerif olabilir mi?
Günahlar vardır ve bütün insanlar neyin günah olduğunu ve hangi günahları işlediklerini bilirler. “ Ben bu günahları özgürlük adına kullandım.” diyebilmek toplumun adaletiyle eğlenmektir, toplumu alaya almaktır.
Günahkârlar bir de Allah’ın huzurunda sözde ibadet ediyor görünerek dualar ediyorlar; “Allah’ım günahım varsa bağışla!” diye özürler diliyorlar. Oysa günahkâr olduğunu bilmez mi? Hırsızlık yapmış, kul hakkı yemiş, kendini yargı yerine koyup haklıyı haksız, haksızı haklı kılmış, insanlara eziyetler etmiş, utanmadan hâlâ “günahım varsa” diyor. Dualar ediyor; günaha doymayanların duaları günahları bağışlatmaz, ama gerçekten inananları kandırmada etkili oluyor ibadet eder görünmek, bunu gösteriye dönüştürmek.
Bazı günahkârlar o kadar utanmazdırlar ki, işledikleri günahları yeterli bulmazlar ve işleyemedikleri günahlar için ah ederler, işlemek için sırasının gelmesini beklerler, fırsat kollarlar.
En büyük günah ise kişinin kendini günahsız görmesi ve bunu, eğer toplumda önemli bir mevki sahibi ise topluma da kabul ettirmek için yalanlar uydurarak, iftiralar ederek yeni günahlar işlemede cesaret göstermeleridir.
Yanıtlanması zordur “Hatasız insanlar var mıdır?” sorusunun. Bilgisizlikten, çaresizlikten, eğitim eksikliğinden insanlar hatalar yapar, günahlar işleyebilir; önemli olan bu hatalardan arınmaya çalışmak, pişmanlık duyabilmek, hataları yok etmeye çalışmak erdemini gösterebilmektir.
Ölçüsüz, kontrolsüz, aşırıya kaçan gösterisel sevgilerle bile etrafınızdaki insanları incitebilirsiniz ve bu sevgi bile hata olarak yorumlanabilir. Öyleyse insanlar hatalardan,- haydi yazımızın başlığına uygun olarak söyleyelim- günahlardan tam olarak bağımsız değildirler. Ama bunu özgürlük olarak yorumlamak hatasına düşmemek gerekir.
“İnsanların günah işleme özgürlüğü olamaz.”

Günah işlemekte sakınca görmeyen bilgi, beğeni, beceri yoksunu, insanlıktan eksik, hırsız, arsız, haramzade ve uğursuzlara “Allah utançlarından kurtarsın.” düşüncesiyle;
Özgürlükleri insan ve toplumların mutluluklarının kaynağı olarak düşünen gerçek insanların sağduyusuna “Allah güzelliklerini artırsın.” düşüncesiyle sunulur. 9 Mart 2014
Ahmet Nişancı

Sözcükler:
Mükellef: Yükümlü
İhmal: Bir işe, olaya ya da kişiye karşı gereken ilgiyi göstermemek
Hadis-i Şerif: Hz. Peygamberimizin (s.a.v) sözlü anlatımlarının tümünü kapsayan tanım
Madde dışı: Manevi, tinsel

YALAN VE YALANCILIK

YALAN VE YALANCILIK
Yalanı saklamak nereye kadar olanaklıdır? Ne kadar saklarsan sakla bir yeri mutlaka açıkta kalır; ya ortası, ya uçları.
Peki, nedir yalan ve kime yalancı denir?
Gerçeğe aykırı olan ve insanları aldatmak, kandırmak ereği üzerine kurgulanmış her türlü söz, söylence “YALAN” olarak tanımlanır. Bu ereğe yani yalana uygun olarak kurgulanmış sözler eden, bunu alışkanlık haline getirmiş kişiye de “YALANCI” deniyor.
Bir adamın gereksiz baş ağrıtıcı sözlerine bir de yalanları eklenirse o adam için artık yiğitlik, cömertlik, iyilikseverlik, insaniyet yolu kapanmış demektir.
Bir insan , -yalan söyleyene ne kadar insan denebilirse- diliyle, eliyle, gövdesiyle, koluyla, bacağıyla, olmayan yüreğiyle ne kadar yalan söylese ve çevresini inandırsa da, yine de onu ele verecek ve yalancılığını haykıracak bir organı vardır ki kesinlikle yalancıyı ele verir; gözleri, gözlerdeki bakışları.
Yalan ve yalancı üzerine söylenecek o kadar çok söz var ki!
Son günlerde, hele de ülkemizde söylenen yalanlar uç uca eklense Hakkâri’den Tekirdağ’a, Marmaris’ten Artvin’e köşegen yol olur da yine de ucu bucağı kestirilemez.
Yapamayacağı ya da yapmadığı işleri bile “ yaptım” diye ileri sürerek mangalda kül bırakmayan kişilere “Yalancı Pehlivan” dendiğini bilmeyen mi var?
Mumu ancak yatsıya kadar yanar yalancının. Yalanları bir yere kadar etkili olsa da insanlar üzerinde, uzun süre aldatamazlar insanları; er geç gerçek anlaşılır.
Başkasının uydurduğu yalanları, işine geldiği için gerçekmiş gibi sahiplenen ve yaymaya çalışanlara “başkasının yalancısı” denir ki, gerçek yalancıları aratmayacak kadar tehlikelidir bu tip yalancılar.
Yalan büyük olduğu ölçüde inananları da, etkisi de o kadar çok olacaktır. Yalancılar aynı zamanda ikiyüzlüdürler. Hiç bir şey yapmadıkları halde, her şeyi kendilerinin yaptıklarını, başardıklarını ileri sürerek insanları etkilemeye çalışırlar.
Yalancılar bellekleri çok güçlü insanlardır. Söyledikleri yalanları unutmayarak, bu yalanları defalarca tekrarlayarak insanları inandırmaya yönelik üstün bir beceri gösterdiklerini yalanlamak olanaklı değildir.
Yalancıların, kendisinin yalanları üzerine ne kadar yalanlama olursa olsun zeytinyağı gibi üste çıkmakta üzerlerine yoktur: yalancılar gerçeklerin üzerini örtmek için akla, hayale gelmedik yeni yalanlar düzmekte pek yeteneklidirler.
Yalancıların en önemli özelliklerinden biri de, gerçekleri ortaya koymaya çalışanların üzerine en ağır küfürlerle gitmekte gösterdikleri kararlılıktır.
Yalancıların yalanlarına ortak, taraftar bulabilmek için önemli özellikler gösterirler; Yalanlarıyla, ereklerine ulaşmak için kendi yalanlarını yaygınlaştıracak yeni yalancılar yaratırlar.
Yarattıkları yeni yalancılarla, elde edeceklerinin bir bölümünü gizlice paylaşarak onları suçlarına ortak haline getirirler.
Peki, insanlar hiç mi yalan söylememelidir?
Eğer bir toplumu daha iyiye götürecek bir durum söz konusu ise, burada söylenebilecek suçsuz yalanlardan söz edilebilir. Ama bu tür yalanların bile toplum içinde hangi ölçüler içinde doğru bulunabileceğini tartışmak gerekebilir.
Yalan, ayakta kalabilme yollarından biri olarak bütün insanlık tarihinin kara yüzü olarak hükmünü hâlâ sürdürüyor.
Günümüzde bile en küçük topluluk aileden başlayarak, ereklerini yalanlarla, dolanlarla gerçekleştirmek üzerine kuran taraftar ve topluluklar hâlâ var ve birlikte yalan söyleyerek bir arada ve ayakta kalmaya çalışıyorlar.
25 Şubat 2014
Ahmet Nişancı

EYLEMLİ YAŞAMAK

EYLEMLİ YAŞAMAK
BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 28 Mart 2009
a-nisanci@hotmail.com

Yazmak bir eylemdir. Soluk almaktır yazmak. Yaşamak bir aşktır. Yaşamanın aşka dönüşümünü de aşkın anlatımını yazmada bulur çok insan. Eğer aşkın sihirli gücünü bütün benliğinde yaşamak istiyorsa kişi, o sihrin albenisini, çekiciliğini, hayat vericiliğini de anlatabilme becerisini gösterebilmelidir, yaşadığını tam olarak duyumsayabilmek için.
Herkes başaramaz yaşamayı anlatmayı. Gençlik aşkları sınırsız ve ne olacağını bilmeden, ama merak da edilerek “Bakın nasıl da içiyorum.” dedirten ilk alınan alkoller gibidir; anlamadan sarar ve sarhoş eder, ruhunda çılgınlıklara varasıya deli eden pembe hayaller kurdurur ve bulutlarda uçurur insanı.
Zaman içinde soğuyan ve kaybolan çocukluk ve ilk gençlik aşkları giderek yerini deneylerle aklın egemenliğine terk eder. Bir türlü açığa vurulamayan gizli ve gizemli aşk içinde saklanan sessizliğin gücü giderek güçlenir ve sese dönüşür, insana açığa vurulmasının gerekliliğini düşündüren yeni bir güç oluşur bu seste. Sesin kendisi bir güçtür aslında. Ama açığa çıkmayan, ne kadar güçlü olursa olsun insanın kendi içine haykıran sesin yaşamaya katacağı etki kişinin kendisini huzursuz edecek bir boyut kazanır sonuçta. Âşık olmak yetmez; aşk senden âşık olduğuna geçmedikçe, onu da etkilemedikçe, karşılıklı olarak aşkı yaşamadıkça bir üzüntüdür, kederdir, derttir aşk.
Gerçekte aşk değil, aşklar vardır; insandan insana, insandan vatana, vatandan bağımsızlığa, özgürlüğe, bütün insanlığa, doğuran ve doyuranlara hayat veren, başağa, kurda kuşa, börtü böceğe, yaşama can veren suya, toprağa uzanan aşklar. Bütün bu aşkları yaşatacak, büyütecek, güçlendirecek ve mutlu edecek tek güç ise ses; insan sesi…
İnsan sesi eylemin adıdır. Eylemli ses sorgulayıcıdır, duyurucudur, doyurucudur, yol göstericidir. Sessiz insan bir hiçtir. Duyarlı olduğu varsayılsa da içe dönük olan bir insan eylemsizdir, ürkektir, korkaktır. Ürkeklik ve korkaklık başarısızlığın ve yaşamdan, bir başka deyişle aşktan kopukluğun üretkenleridir. Aşk varsa yaşam vardır.
Yaşamak aşk, aşk yaşamaktır.
Aşk soluk almaktır.
Yaşamak, aşkı, soluk almayı seslendirmektir.
Seslendirmenin en güzel biçimidir yazmak.
Yazmak eylemdir, eylem yazmaktır.
Yazmak kalıcı, ulaşıcı bir eylemdir yaşamak için.
Demokrasi bir toplumsal yaşam biçimidir.
Sonuçları olumlu bir biçimde deneyimlerle yaşanmış bir demokrasinin bozulmaya çalışıldığı; ulusumuzun yeniden demokrasiden sınava tutulduğu şu günlerde aydınlık güzel sabahlara uyanmak düşüncesini eyleme dönüştürememek güzel aşklara veda etmekle birdir.
Vatan aşkına veda etmek mi?
Bu asla mümkün değil!
Vatanımızın birlik ve bütünlüğüne, bağımsızlığına çomak sokanlara karşı gerekiyorsa eylemle karşı koyamamak vatan aşkından vazgeçmekle eş değerdedir!
Vatan aşkı eylemli yaşamaya her an hazır olmaktır!

AHLÂK

AHLÂK
Dünyayı giderek daha yaşanmaz hale getiren bir ahlâk anlayışı ve artık sözlüklerde kalan bir ahlâk tanımı var.
“Ahlâk, bir toplumun içinde yaşayan insanların uymak zorunda oldukları davranış kurallarıdır.”
Ahlâk, toplumların bulundukları çevrede güdülen –bir duygunun, bir düşüncenin, bir ilkenin arkasına düşüp onu gerçekleştirmeye çalışmak- törelere uymak zorunluluğudur. Ahlâk, aynı zamanda bu tanımlamaları inceleyen bir bilimdir: Törebilim.
Bir toplumda- aileden başlayarak kavramı daha genişleterek söyleyelim- bir ulusta ahlâkın varlığı ve değerlendirilmesinde en önemle ölçü o ulusun özgürlüklerinde vardığı noktanın neresi olduğudur. Bir başka deyişle ahlâkın temelinde özgürlükler vardır. Özgürlüğün olmadığı bir toplumda, aileden başlayarak genişletilmiş her toplumda ahlâk değerleri giderek ayağa düşer ve giderek kaybolur.
Ahlâktan yoksunlaşan bir toplumun, özellikle o toplumun yönetenlerinin ihtiraslarına – hırslarına, tutkularına, aşırı düşkünlüklerine, öfkelerine, kızgınlıklarına, bencilliklerine, acımasızlıklarına – gem vurmak, ihtiraslarını kontrol edebilmek olanaklı değildir.
Ahlâk duygusundan yoksun kişiler ya da toplumlar ihtiraslarını kontrol edemezler; elde ettikçe daha fazlasını isterler ve daha fazlasını alabilmek için, içinde bulundukları ya da yönettikleri toplumu posasını çıkarıncaya kadar sömürürler. Ahlâk yoksunluğu yaşayan kişiler kendi ihtiraslarını yenmek isteseler bile bunda başarılı olamazlar.
Bir toplumda ya da o toplumu yöneten kişide ahlâk bozulmuşsa o toplum kendini koruyabilecek yeni arayışlar içine girmek zorundadır. Bunu başaramayan toplumlar köle toplumlardır. Kölelik bir toplum için en aşağılık düzene rıza göstermek demektir; bundan daha aşağısı çukurdur. Ölüm, bu aşağılık düzenden daha iyisi ve onurlusudur.
Ahlâkın varlığı, ahlâksızlığın var oluş nedenidir. Eğer ahlâksızlıklar olmasaydı, “ahlâk kuralları” diye bir sorunumuz da olmayacaktı.
Ahlâksızlığın tek dostu “karanlık”tır. Karanlık korkutucudur, ürkütücüdür, bilinmezlerle dolu bir kötülükler kutusudur. Bunun içindir ki karanlığa karşı, ahlâk üzerinde iyiye, güzele, doğruya yönelik düşünce üretenlere biz “Aydın” ve aydının yarattığı ortama da “Aydınlık” adını veriyoruz.
Her toplum ahlâk içinde, ahlâklı doğar. Ahlâk kurallarına uygun davranmayanlar, içinde yaşadıkları toplumun haklarına karşı el uzatıcıdırlar, sarkıntıcıdırlar. Bunlara zamanında ve etkin bir biçimde karşı koyamayan toplumlar kirlilikten kurtulamazlar.
Toplumları yönetirken ahlâksızlık bataklığına düşen yöneticiler, bataklıktan çıkışı, kurtuluşu değil, bu bataklıktan nasıl daha fazla yararlanabileceklerinin hesabına düşerek o toplumu daha uzun süre aldatabilmenin yollarını ararlar. Bu arayış içinde düzmece kurgulara, yalanlara, kara çalmalara, bir takım geçici ödünlere yönelerek insanları oyalamaya ve bulundukları yeri korumaya çalışırlar. Bunu yaparken aşırı şiddetlenirler, çirkinleşirler, tamamen kontrollerini kaybederler.
Ahlâk’ın belirleyicisi en iyi ölçek akıldır. Aklın güzelliğini sağlayan ise özgür düşüncedir. Akılın karşıtı ahmaklıktır. Ahmak akıllanmaz, ama bazı akıllılar bazen ahmaklaşabilir.
Bilgi, ahmak ile akıl arasında da önemli sentezler yapar. Bu sentez için en güzelini, aynı zamanda bir hukukçu olan ünlü Fransız oyun yazarı Moliere (Jean Baptiste Poquelin, 1622-1673) söylemiş: “Bilgili bir ahmak, cahil bir ahmaktan daha çok ahmaktır.”
Ahmet Nişancı – 10 Şubat 2014

BRİÇ’İ KURALLARINA GÖRE OYNAMAK

BRİÇ’İ KURALLARINA GÖRE OYNAMAK
Her oyunun kuralları farklıdır ve o kuralları istediğiniz zaman kendinize göre ayarlar yaparak değiştiremezsiniz.
Her oyunun en önemli kuralı mutlaka bir sayı sistemi içermesidir. Sayı saymasını bilmeyenler katılacakları her oyundan genellikle yenik çıkarlar. Sayı saymasını bilmek gelişen her yeni ortam ve durumda yeniden değerlendirme yoludur. Ulusumuzun varlık değerlendirmesinde sayı saymasını bilmek, ulusu kalkındırma becerisinin başarıya ulaşabilmesi için en önemli değer göstergesidir.
Türkiye geniş tabanlı bir ailedir. Bu büyük ailenin hiyerarşik bir düzen (alt- üst ilişkileri)içinde öncüleri ve onları izleyenleri vardır. Ailenin mutlu, varlıklı ve sağlıklı yaşaması için bu düzen içinde olayları bir biriyle ilişkilendirerek, matematiksel hesaplar yaparak çıkarımlarda bulunmak ve neden-sonuç ilişkisi ile hareket ederek değerlendirme yapabilmenin (analitik değerlendirme) yolu iyi sayı saymasını bilmekten geçiyor. Sayı saymasını en iyi başaranlar toplumun öncüleri olurlar.
Briç her insanın oynayabileceği bir oyundur ve oyunda cinsiyet, ırk, yaş, dil farklılığı gözetilmez. Vücut sağlığı için spor ne ise bilinç sağlığı için de briç odur. Briç, bir bilinç ve sayı saymasını bilme sporudur. Briç’i iyi ve kurallarına göre oynamayı bilenler başarılı olurlar.
Briç, karşılıklı takımlar arasında açık artırma yapılarak, konuşup anlaşma sağlanarak oynanan bir oyundur. Oyun başlamadan önce herkes elindeki kartların dağılım değerlerini göz önüne alarak oyunu kimin ve hangi değer üzerinden oynanacağını konuşur. Bu konuşma sırasında taraflar şu şekilde konuşurlar:
1.Taraf: -Ben senden daha güçlüyüm.
2.Taraf: -Hayır, ben daha güçlüyüm.
1.Taraf: Ben bu oyunu şu değerde oynarım ve başarırım.
2. Taraf:
1.Yanıt: – Sana bir şans veriyorum. Oyna görelim.
2. Yanıt: -Hayır, başarma şansın yok, buna izin vermiyorum.
1.Taraf:
1. Yanıt: -Şansımı kullanacağım, oynayacağım.
2. Yanıt: – Başarma şansım var, senden izin almadan oynayacağım.
Oyun, izinli ya da izin alınmadan ama kurallarına göre oynanır ve başarı kazanırsa bir sorun olmaz, karşı taraf da bu sonucu kabul eder. Ama başarılı olunmazsa, bu karşı tarafın sayı saymasını bilmemekle eşdeğerdedir ve izin almadan oynayan taraf cezalandırılır. Bir başka deyişle “Bu değerlerle oynamana izin vermem.” Diyen taraf oyunda başarı kazanmış olur ve oyunun kuralları bu anlayış içinde yeniden düzenlenir. Başarısızlığı önceden karşı taraf tarafından değerlendirilen takımın alt kümeye düşmesi (yenilgisi) kesin gibi göründüğü anda:
“Ben halen üstünüm, gücü elimde bulundurduğum için kuralları değiştireceğim ve üstte kalmaya devam edeceğim.” Deme şansı yoktur. Bu tür bir söylem ileri sürmek bütün doğru kuralların altüst edilmesi ve kural tanımazlık olarak değerlendirilir ve oyuncu oyun dışı bırakılır.
Oyun dışına çıkmamakta ısrarlı olan ve oyunun kurallarını değiştirerek tüm güçleri kendi elinde toplamaya çalışan taraf zorbadır ve bütün zorbaların sonunun ne olduğunun tanığı tarihtir. 25 Ocak 2014
Ahmet Nişancı
ahmetnisanci.com