YENİDEN SAMSUN’A ÇIKMA GÜNLERİNDEYİZ

YENİDEN SAMSUN’A ÇIKMA GÜNLERİNDEYİZ!
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 19 Mayıs 2010
ahnisanci@gmail.com ahmetnisanci@windowslive.com
19 MAYIS, çağının en modern silahlarıyla donanmış ve bütün güçlerini sömürgen emellerini gerçekleştirmek için birleştirmiş işgal ordularını yurttan kovmak ve modern bir Türk Devleti kurmak için yapılan direniş başlangıcının simge adıdır.
Geçmişten günümüze birçok şeyi kendimiz ve toplum için açıklamaya çalıştığımızda bir kavram kargaşası içinde buluyoruz kendimizi.
Türk Ulusu için Atatürksüz bir gün yaşamanın olanaklı olabileceğini düşünebilir misiniz?
Daha ülkenin kurtuluşunun ve yeni Türk devletinin kuruluşunun ıslak imzaları kurumadan ve hem de kurtuluşa emek veren önemli komutanları tarafından“Artık ulus ve Türk yurdu kurtarıldığına göre ülkenin yönetimini gerçek sahibine – yani padişaha- teslim edelim.” sesleri yükselmişti
Bu ülkede her dönemde emperyalizmin ve gericiliğin öncülüğünü yapanların bir türlü önü alınamamıştır.
Bu ülkede bağımsızlık içinde yaşarken, gerçek demokrasi ve özgürlük olan değerler karşısında buyurganlık isteyenler her dönemde boy göstermiştir.
Halkın ve emekçi sınıfların insanca yaşamaları sürekli haram edilmek istenmiştir ve de edilmektedir. Yoksulluk halk içindir, yolsuzluklar halkın hakları üzerinden yapılır, diktatörlükler halkın gönenç(!) ve mutluluğu(!) üzerinden toplum yaşamına katılmaya çalışılır; her şey halk içindir, ama yaşamın içinde halk yoktur.
Sabahlarının özlemle ve uykusuz beklendiği ulusal bayramların eski coşkusu bile çok görülmedi mi bu yurdun gerçek sahibi halkımıza?
Çocuklarının ellerinden tutarak sabahın erken saatlerinde bayram kutlama alanlarını dolduran o coşkulu halk yok artık? Ulusal bayram törenleri protokol görevlileri önünden geçirilen resmi bayram çocukları önünde oynanan bir görev savma oyununa dönüştürülmüş.
“Bu ulusun bütün ulusal bayramlarının ad vereni Atatürk değil miydi?”
“Değil her ulusal bayram, ulusun yaşadığı her gün ve aldığı her nefes Atatürk’ü şükranla anma anlam ve değeri taşımıyor muydu? “
Gençlik ve Spor Bayramı”nın neden önüne “Atatürk’ü Anma “ sözleri eklenerek yeniden isimlendirilmiştir? Bu eklemeleri yapan ve her yaptıkları işte Atatürk adına sığınan, Atatürk’ü dilinden düşürmeyenler hiçbir yönetimin başaramayacağı kadar üstün bir beceriksizlikle ulusun yönetimini Cumhuriyet ve Atatürk Karşıtlarına teslim ederek, kendilerini de güvenceye alarak köşelerine çekilmemişler midir?
Atatürk’ün“Türk istiklâl ve cumhuriyetini güvenle, onurla emanet ettiği Türk Gençliği” bugün eğitim kurumlarındaki modern programlardan ve Türk kültür yapısından uzaklaştırılıyor; “Siyaset tehlikeli işlerdir” algılamasıyla siyasetin dışında tutuluyor ve din kültürü ağırlıklı, yozlaştırılmış, kulluk kültürü programlarıyla etkisizleştiriliyor.
Türk Gençliği ve ulusun geleceği uluslar arası terör üreticisi sömürgen büyük ulusların çıkar ilişkilerinin bileşkesinde tehlikededir!
Ulusun kurtuluşu nerededir?
Türk Gençliği Atatürk olacaktır!
Türk Gençliği yeniden Samsun’a çıkacaktır Atatürk gibi!
Kurtuluş, Atatürk’ün düşünsel öncülüğünde ulusal yapısı sağlam Türk Gençliği’nin tüm iç ve dış düşmanlara karşı yeniden Samsun’a çıkması ve yeni bir Kurtuluş Savaşı başlatmasındadır!
Sevgili Türk Gençliğinin ve büyük ulusumuzun bağımsızlık aşkıyla yanıp tutuşan yüreklerinden öperek bayramlarını kutluyorum.

ZAFER BAYRAMININ EV SAHİBİ KİM OLMALI?

ZAFER BAYRAMI’NIN EV SAHİBİ KİM OLMALI?
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 5 Nisan 2010
ahnisanci@gmail.com ahmetnisanci@windowslive.com

Anayasa üzerinde değişiklikler yapılmasının yoğun gündemi içinde büyük tartışmaların yaşandığı sırada Devlet Bakanı Hayati Yazıcı “Tam da zamanıdır.” diye düşünmüş olmalı ki 30 Ağustos Zafer Bayramı’na ev sahipliği yapan Genelkurmay Başkanı’na itirazını dillendiriverdi.
Bayramda tören alanını şereflendiren Genelkurmay Başkan’ının sembolize ettiği ev sahipliğinde orduyu selamlamak için ayağa kalkması öyle anlaşılıyor ki sayın devlet bakanının zoruna gitmiş; bu görevin yerine getirilmesinde ev sahipliğini yapması için başbakanı uygun görmüş.
İlk olarak 30 Ağustos 1923’te ulusal gün olarak Ankara, İzmir ve Afyonkarahisar’da kutlanır 30 Ağustos Zafer Bayramı ve Mayıs 1935’te Ulusal Bayram ilan edilir.
Ulusal Bayramlarımızın hiç birini öne çıkararak bir sıralama yapmak hiç şüphe yok ki anlamsız bir tartışma yaratmak olur. Ancak, Cumhuriyet’le taçlandırılmış bir Türkiye Devleti için Cumhuriyet Bayramı’nın önemi çok farklı ve büyüktür. Ama şurası gözden kaçırılmamalı ve unutulmamalıdır ki Cumhuriyet’e giden yolu açan 30 Ağustos Zaferi’dir. Bu zaferin başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk, 30 Ağustos gününü Ulusal Zafer Günü” olarak Ulusal Bayram ilan ettirirken bayramın temsil görevinin ordu tarafından yerine getirilmesini uygun görmüştür.
Son yıllarda hükümet edenlerin fırsat yakaladıklarını sandıkları her an Atatürk ile ilgili konularda rahatsızlıklarını dile getirmeleri bir rastlantı olabilir mi?
Atatürk’ün mareşal üniformasıyla mecliste yer alan fotoğrafına tahammül edemeyenler, doğrudan Atatürk tarafından verilmiş orduyu temsil etme görevini Sayın Genelkurmay Başkanı’na neden çok görmesinler ki? Hele son günlerde içten içe gizli kahkahalarla “İşte biz ordunun burnunu böyle sürteriz!” heyecanı ve efelenmesi içinde ve anayasayı kendilerine uydurma uğraşı ile şahlandıkları sırada Genelkurmay Başkanı şahsında “Kahraman Ordumuza Bir Gol Daha Atma” becerisine soyunanlar Sayın Başbakan’dan güçlü bir “Aferin Alma Yarışı”nda” elbette yeni buluşlara imza atacaklardır.
Özgür düşünmenin gereğidir elbette yeni düşünüşler, buluşlar ortaya koymak. Ama nedense bazı insanlar başın düşünmek için olduğunu düşünürken ayakları üzerinde yürümeyi unutuyorlar, başlarını ayakları altına alıyorlar.

Çanakkale Savaşları ve Mustafa Kemal

ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE MUSTAFA KEMAL

18 Mart 1915- 18 Mart 2009. Çanakkale Zaferi’nin 94.yılı kutlamalarını yapıyoruz bu yıl. Bugüne değin Çanakkale Savaşları ve bu savaşta kazanılan büyük başarının getirdiği zafer ve bu başarıda Mustafa Kemal’in önemi defalarca anlatıldı. Bu yılki Çanakkale Zaferi Haftası’nda da birçok yazar, düşünür ve yönetenler tarafından programlar yapılarak mutlaka yazılacak, anlatılacak.
Ben bu yazımda Çanakkale savaşları ile ilgili farklı bir konuya değinmek istiyorum.
Atatürk’ü Çanakkale Savaşları’nda yeterli katılım göstermediği, aslında başarıların başkalarına ait olduğu gibi safsatalar uydurarak O’nu gözden düşürmek için uğraşanlardan örnek vererek, Mustafa Kemal’in üstün başarısını gölgelemeye yönelik gerçeklerle çelişen yalanları ve gerçeğin ne olduğunu, Atatürk’ün bu savaşlardaki gerçek değerini, önemini, kahramanlığını savaşın içinde yaşayanların dilinden okurlarla paylaşmak istiyorum.
Yalana birinci örnek olarak Prof. Yalçın Küçük. Küçük, Türkiye Üzerine Tezler” eserinde niçin ve neye dayanarak olduğu bilinmez bir kıymet bilmezlikle:“Mustafa Kemal’in bütün yaşamı boyunca, savaş sanatında parlaklığına işaret eden bir tek kanıtın bulunabileceğini sanmıyorum, hiçbir deha işareti de göremiyorum.” diyor. Gerçekle hiçbir noktada buluşamayacak bir koca saptırma ve utanmazlık…
İkinci örnek ise hilafetçi, saltanatçı, kurtuluş savaşı ve M. Kemal düşmanı tarihçi Kadir Mısıroğlu. Savaşın akışını olmadık hikâyeler anlatarak saptırıyor, çelişkiler yaratıyor ve başarıları başkalarının hanesine yazmaya çalışarak M. Kemal’i yok saymaya çalışıyor. Bir insan ülkesine ve onun kurtarıcısı, kurucusu öndere karşı ancak bu kadar nankör olabilir.
Başkumandan vekili olan Enver Paşa ise ayrı bir sıkıntı yaratıyor Mustafa Kemal’in kişiliğinde; Mustafa Kemal’i kendine rakip olarak görüyor ve kıskanıyor. Bu nedenle Enver Paşa’nın adamları Çanakkale Savaşı sırasında M. Kemal’in başarıları üzerine “Harp Mecmuası”na konan Mustafa Kemal klişesini Liman von Sanders’in klişesi ile değiştirerek Mustafa Kemal’in başarısını gölgelemek istiyorlar ve Enver Paşa’nın öfkesini yatıştırıyorlar. Hatta Mustafa Kemal’in başarılarına karşın Enver Paşa tarafından terfileri geciktiriliyor.
Burada sözü savaşın içinde bulunanlara bırakarak Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşlarındaki başarısı hakkında dost ve düşman tanınmış kişilerin söylediklerini inceleyelim.
İttihat ve Terakki Partisi Genel Sekreteri M. Şükrü Bleda diyor ki: “Düşmanı olduğu yere mıhlayan M. Kemal’in bu başarısına rağmen, neden hâlâ terfi ettirilmeyişi, hepimiz gibi Dr. Nazım’ın da dikkatini çekmişti. Bunun nedeninin Enver Paşa olduğu doğrudan Talat Paşa tarafından ifade edilmiştir.( İmparatorluğun Çöküşü, s.101- 102)
Tasvir-i Efkâr Gazetesi yazarı Abidin Daver :”Bu muharebeler sırasında, Boğaz’ı ve İstanbul’u birkaç defa kurtarmış olan o kahraman kumandanın resmini basmak için ne güçlükler çektiğimizi şimdi teessürle hatırlıyorum.” diyor.
Çanakkale’de bulunan 5. Ordu’nun Alman Komutanı Liman von Sanders ise şöyle diyor: “Albay Mustafa Kemal Bey’i, vatanın bu büyük savaşta hizmetlerine muhakkak surette muhtaç olduğu çok müstesna kabiliyetli, yetkili ve cesur bir subay olarak tanıdım. Öyle ki kendisine takdirimi ve şükranımı tekrar tekrar ifade ettim.( Liman Paşa’nın Enver Paşa’ya yazdığı10. 08.1915 tarihli mektup)
Yine Çanakkale askeri tarihi yazarı General Aspinal C.F. Oglander Mustafa Kemal için şöyle diyor: “Bir tümen komutanının üç ayrı yerde, kendi inisiyatifi ile giriştiği hareketlerle, sadece muharebenin değil, bir harbin, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek az görülür.”
Çanakkale Anzak Kolordusu Komutanı Mareşal Birdwoord – ki düşman ordusunun komutanıdır- şöyle diyor: ”Atatürk kadar kahraman ve yüce gönüllü bir komutan tanımadım.”
Amerikalı General Douglas Macarthur ise: “Askerlik dehasıyla insanlık idealini Atatürk kadar nefsinde birleştirmiş bir adamı tanımıyorum.” diyor.
Türk düşmanı H.C.Amstrong, Atatürk’ü anlattığı ve kötülediği “Bozkurt” adlı eserinde 10 Ağustos sabahını anlatıyor: “ …sabaha karşı M. Kemal ön siperlere geldi. İngilizler O’nu görünce ateş ettiler. Kurşunlardan biri göğsüne geldi, fakat saatinin üstünden sekerek, ona dokunmadı. Elini kaldırıp ileri doğru atıldı. Bütün Türk piyadesi de korkunç naralar atarak peşinden geliyordu. Pırıl pırıl yanan süngü dalgasına dayanmak imkânı yoktu. İki İngiliz taburunu ezip geçtiler. Şafak sökerken Türkler sahildeydiler. Conkbayırı’nı temizlemişler, vaziyeti kurtarmışlardı.” Burada askerin önünde savaşan M. Kemal’i anlatan Atatürk’e ve Türkler’e düşman yabancı bir subaydır. Onun düşmanlığı bile M.Kemal’in büyüklüğünü kabül etmesini engelliyemiyor.
İngiliz resmi tarihindeki değerlendirmede ise:
“Çanakkale’de geleceği elinde tutan komutan, üstün şahıs, M. Kemal’di .Çanakkale muharebelerinde göstermiş olduğu çok yüksek sevk ve idare, fedakârlık ve feragat, her türlü övgünün üzerindedir ve bu hususta ne söylense azdır…. Gelibolu muharebeleri, bütünüyle, M. Kemal’in üstün deha ve zekâsıyla etkili olduğu bir tarihi anlatır.”deniyor.
Yabancıların, düşmanlarının bile takdirlerinde üstün bir değer olarak görülen Atatürk’ü Türk Ulusu’nun gönlünden söküp atmak, başarsalar tarihten silmek için içerde ve dışarıda işbirliği içinde çalışan o kadar çok hain var ki!
Ama Türk Ulusu varlığını borçlu olduğu Kurtuluş Savaşı’nın yüce komutanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’e, ilkelerine, devrimlerine sonsuza kadar sahip çıkacaktır. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmamak gerekir.
Bugün ulusça varlığımızın kapısını açan Çanakkale Zaferi’nin doksan dördüncü yılını büyük bir coşkuyla kutluyoruz. ve başta başkomutan yüce Atatürk’ü ve diğer komutanlarımızı, savaş alanlarında vatanın kurtuluşu için korkusuzca canlarını seve seve veren kahraman şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. 18 Mart 2009

Ahmet Nişancı

ATATÜRK’Ü VE ATATÜRKÇÜLÜĞÜ DOĞRU ALGILAYABİLMEK

ATATÜRK’Ü VE ATATÜRKÇÜLÜĞÜ DOĞRU ALGILAYABİLMEK

Dört ulusal bayramımız ve her 10 Kasım’da basında yoğun bir biçimde yazılar çıkar, bütün şehirlerimizde, kasabalarımızda, köylerimizde, özellikle de yoğun programlarla okullarımızda kutlama ve anma törenleri yapılır, kurtuluş, utkular, Atatürk Devrimleri ve İlkeleri ve Atatürk üzerine.
Bizim kuşağın bayramları kutlamaları ve Atatürk’ü anmaları ile bugün yapılanları karşılaştırdığımda halkımızın tek yürek ve coşku ile katıldığı eski törenleri göremiyorum ve sanki yasak savar bir anlayışla yürütülüyor bugünkü törenler.
Oysa bu törenler Ulusal bayramların coşkusunu yaşatmak ve yaşamak, Atatürk’e saygı ve sevgi gösterilmesi amaçlarının yanında, vatan ve ulus sevgisinin, ulusal değerlerimizin, devrimlerimizin, Atatürk İlkelerinin öneminin kavratılması, ulusun her bireyinin yüreğine seslenilmesi ve Türklük bilincinin güçlendirilmesi amaç olmalıdır.
Kalıpçı bir kutlama, anma anlayışı yerine, bu törenler öğretim kurumlarımızın eğitim programlarında sürekliliğe, toplumun yetiştirilmesinde bir fırsata dönüştürülebilir, Atatürkçü/ Kemalist felsefeyi örgütleyebilir, öğütleyebilir, törenlere canlılık ve ulusa coşku katabilir. Bu program içinde Kemalizm satır başlarıyla şöyle verilebilir:
1.Kemalizm, Türk Ulusu için yokluklar, yoksulluklar içinde kuşatılmışlıktan kurtuluş için, ateşle, kanla üretilen bir savaş içinde yaratılan bir yaşam biçimidir.
2.Kemalist yaşamın sürdürülebilirliği, akılcı, bilimsel ve barışçı bir öğretiyle olanaklıdır.
3.Kemalizm, Türk Ulusu için insan hakları, demokrasi, ulusların birbirine saygısı ve eşitliği gibi evrensel değerleri yaşamın vazgeçilmezleri olarak öne çıkarırken, halkçı, devrimci, devletçi yapısından ödün vermez.
4.Kemalizm, görsel katılıktan ve dogmacılıktan uzak bir yaşam öğretisini benimserken, laik, ulusçu, cumhuriyetçi kimliğinden vazgeçmez.
5.Kemalizm, bireysel anlamda çağa uygun/ çağdaş bir kafa/ düşünüş değişikliğini, ulusal anlamda çağsal değişimi önde tutar.
6.Kemalizm, sürekli devrimcilik ilkesini yaşamının gereği olarak görür ve toplumsal ve ulusal bilinçlenmenin önünü sürekli açık tutarken, buna paralel olarak toplumumuzun demokratikleşme sürecine yeni katkılar sağlamayı savsaklamaz.
7.Kemalizm, her türlü iç ve dış sömürüye kapılarını kapatır ve ulusun emek ve üretim gücüne, onuruna uygun bir ekonomik modelin yaşatılmasına çalışır.
8.Kemalizm, ulusunu, ülkesini Atatürk’ün gösterdiği hedefler doğrultusunda sevenler ve bu amaçlara göre görev üstlenebilenler için bir ülküdür.
9.Kemalizm, kulluk, kölelik, ümmetçilik ve kabile/ boy/ devletçiliği yerine, bireyin özgürlüğünü ve ulus kimliğini önde tutar, savunur ve uygular.
10.Atatürk, ulusumuzu kurtaran ve geleceğimizi yönlendiren bir önder olduğu için bu saygı ve sevgiyi ve anmaları hak ediyor. Bu bağlanış, bir anneye, bir babaya, ailenin bir atasına, bir büyüğüne bağlanmasıyla özdeştir. Atatürk’ü sevmeyenlerinin O’nun topluma bir Tanrı/ tabu gibi dokunulmaz olarak sunulduğunu söylemelerinin gerçekle uzak yakın ilgisi bulunmamaktadır. Atatürk bir insandır, ölümlüdür. Kendisi de bunu “Benim naçiz (değersiz) vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar (kalımlı) kalacaktır.” diyerek tabuları kendi sağlığında yıkmıştır. 12 Kasım 2008

Ahmet Nişancı