DEMOKRASİYE VE BAĞIMSIZLIĞA DÖNÜŞÜN YOLU: KEMALİZM

DEMOKRASİYE VE BAĞIMSIZLIĞA DÖNÜŞÜN YOLU: KEMALİZM
(Bu yazı bağımsızlık ve demokrasi düşüncesine inanmış milyonlarca Türk insanımıza bir çağrıdır.)
Günlerdir, aslında yıllardır sürdürülmekte olan bir demokrasi oyununun yeniden sahnelendiğine tanıklık ediyor Türk Ulusu.
Kendilerinin kazanmalarının dışında bir senaryo düşünmeyenlerin düştüğü bu acı durum Türk Ulusu’nun yüreğine inecek denli sarsıntılı bir durum arz ediyor.
Demokrasi, bağımsızlık erdemini içtenleştirememiş, yürekli yönetenler yetiştirememiş ve göreve getirememiş ülkelerin hakkı olamayacak bir ulu kavramdır.
Yüce Atatürk’ün yaşamının bittiği günün ertesinde başlayan saltanat ve şeriat özlemcilerinin yeraltına inmiş çalışmaları, İnönü’nün iyi niyetle küskünlerle barışma anlayışıyla T.B.M.Meclisi’ne taşınmasıyla başlayan geriye dönüş, Türk Bağımsızlığı’nın da, Demokrasi’nin de çanına ot tıkamakta adım adım ilerleyerek bu güne kadar büyük bir ilerleme kaydetti.
Şu anda Türkiye’mizde ne yazık ki Demokrasi askıya alınmıştır ve idam hükmünü bekleyen bir korumasız zavallı durumuna indirgenmiştir.
Ülkemiz 100 (yüz) yıl öncesinin korkunçluğunu yaşayan bir korumasızlık içindedir. Dış güçlerin – başta Siyonist para babalarının yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri, Nato, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler Örgütü de dahil – acımasızca herşeye egemen olmak isteyen gem vurulamaz arzuları ve içte onlara yaranarak kendi varlıklarını sürdürmek isteyen yandaşlarının çabaları Ülkemizi “Yok” denecek düzeyde bir sömürge durumuna doğru itelemektedir, ülkemiz bir belirsizliğe doğru savrulmaktadır. Ülkemiz şu anda bağımsız değildir. Ulusumuzun yeniden yaşatılması, yeniden yaratılması için yeni bir “Bağımsızlık Savaşı'”na gereksinmesi olduğu zamanları yaşamaktayız.
Ülkeler artık ölüm saçan makinelerle işgal edilmiyor; ekonomik özgürlüğünü elinden aldığınızda ve Dünyayı Yönetmek İsteyenler’in buyruklarına bağlayıcı sözleşmelere/ antlaşmalara mühür bastırıp razı ettiğinizde, yani bağımsızlığını kendi egemenliğinize aldığınızda o ülkeyi işgal etmiş oluyorsunuz; artık o ülkenin topraklarına da, üretim alanlarına da sahipsiniz. Artık o ülke sömürülmesi gerçekleştirilmiş bir köleler topluluğudur.
Bu düşünceler ışığında elbette ki kurtuluş ararsınız değil mi? Peki var mıdır kurtuluş umudu ve yolları? Asıl soru ve cevap bekleyen soru budur.
Evet kurtuluş vardır ve yanıtı da tektir;
bağımsızlığı yeniden kazanmak için savaşım.
Savaşımı kim verecek ve hangi yöntemler uygulanacaktır ki başarı elde edilebilsin, bağımsızlık yeniden kazanılabilsin?
Bu sorunun da tek bir yanıtı vardır ve başarıyı, bağımsızlığımızı yeniden sağlayacak tek yoldur;
TEK YOL ÇAĞRISI:
YENİDEN BAĞIMSIZ BİR TÜRKİYE YARATMAK İÇİN KEMALİZM İLKELERİNİN UYGULANACAĞI BİR YÖNETİMİ GERÇEKLEŞTİREBİLMENİN DEMOKRATİK ORTAMINI YARATABİLMELİYİZ.
TÜRKİYE’DE YENİDEN DEMOKRATİK ORTAMI SAĞLAYABİLMEK İÇİN DEMOKRASİYE İNANAN BÜTÜN DEMOKRATİK SOSYAL , KÜLTÜREL, SENDİKAL, SİVİL TOPLUM VE SİYASAL KURULUŞLARIN BİRLİĞİNİ SAĞLAYACAK BİR ÖRGÜTE VE BU ÖRGÜTE LİDERLİK YAPACAK GÜVENİLİR BİR ÖNDERE GEREKSİNİM VARDIR.
BU ÜLKEDE DEMOKRASİYE TUTKUN, BAĞIMSIZLIK ÜLKÜSÜNÜ TAŞIYACAK VE YAŞATMAK İÇİN YAŞAMINI HİÇE SAYACAK BİNLERCE YETİŞKİN, SİYASAL VE KÜLTÜREL BİRİKİM SAHİBİ İNSANIMIZ VARDIR.
ARTIK MAVİ GÖZLÜ, SARI SAÇLIYI BEKLEME DÜŞÜNCESİNİ BIRAKALIM; BÖYLE BİRİNİ BEKLEYEREK KAYBEDİLECEK ZAMANLARDA DEĞİLİZ. AMA YİNE DE MAVİ GÖZLÜ SARI SAÇLI “MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN” TEK VE KESİN BAŞARI SAĞLAYACAK BAĞIMSIZLIK İLKELERİ BİZE YOL GÖSTERECEKTİR; KEMALİZM PRENSİPLERİ!

Not: Bir sonraki yazımda “Kemalizm Prensipleri”ni yazacağım.
Bundan sonra yazılarımı “ahmetnisanci.com” veb sitemden ve uygun gördüğü, izin verdiği ölçüde Değerli Dostum Sayın Ahmet Saltık(bey)’ın ” ahmet saltik.net” sitesinden izleyebilirsiniz.

RUHUMUZU DOLDURAN MÜZİK DOLU BİR GECE

BAKIŞ / AHMET NİŞANCI 10 HAZİRAN 2004

RUHUMUZU DOYURAN MÜZİK DOLU BİR GECE

Sesleri tanımlamak renkleri tanımlamaktan daha zordur. Renkleri anlatırken tabiattaki hangi renklerle yeni renkler yapılabileceğini anlatabilirsiniz Musikiden anlamayan birine ses nasıl tanımlanabilir ki? Deseniz ki Batı Musikisinde majör ve minörler ve bunların çeşitleri ve Türk Musikisinde de makamlar vardır ve bunları bir sanat anlayışı ile duygularımızı anlatacak şekilde düzenleyerek müzikal sesleri oluştururuz, acaba anlarlar mı? En iyisi musikiyi tanıtmak için kişiyi onunla yüzyüze getirmek.

Müzik bir sanat dalı. Toplumlar sanatlarını oluştururken örf ve adetlerinden, dinsel inanışlarından, sosyal yapıları ve coğrafi koşullardan, toplumsal olaylardan etkilenirler. Özellikle folklorik özelliklerinde bu çok açık bir şekilde fark edilir. Ama sanatın oluşabilmesi ve gelişebilmesi için en önemlisi gerekli ortamın hazırlanmasına katkı sağlayacak bir eğitim gereklidir.

Türklerde musiki yaşamın bir parçası olarak sürekli biçimde toplumların yaşamıyla iç içe olmuştur. Ama bugünkü Klâsik Türk Müziği olarak kabul ettiğimiz müziğin başlangıcını Osmanlı Devleti’nin yerleşik düzene geçtiği 15.yüzyıl sonlarında başlatabiliriz. Ondan önceki dönemlerdeki besteci ve müzik insanlarını Şark-İslâm musikisinin önemli sanatçıları ve Klâsik Türk Musikisi’nin hazırlayıcıları olarak görmek uygun olur.

Saray ve devlet için üst düzey eğitimli insan yetiştirilmek için kurulan Enderûn
Okulu, Fatih’le kuruluşundan II. Mahmut tarafından lağvedilişine kadar geçen süreçte zeki, yetenekli, yakışıklı, ahlâklı ve terbiyeli çocuk ve gençleri alarak müzik alanında yetişmelerini sağlamış. Bugüne o günlerden süzülerek gelen binlerce eser hâlâ yüreklerimizi ısıtıyor, ruhumuzu titretiyorsa, toplumun musikideki sesleri bilimsel yapısıyla bilmese bile anladığının bir göstergesidir diye düşünebiliriz.

Günümüzde müzik çeşitli değişik formlar içinde farklı anlayışlarla çeşitleniyor. Ama benim için Türk Sanat Musikisi’nin tadı bir başka.

9Haziran akşamı Mares Otel Salonu’nda Marmaris Belediyesi Türk Sanat Müziği Derneği Korosu’nun sunduğu müzik ziyafetini izleyemeyenler ruhlara huzur veren ve nefeslerin kesilerek izlendiği bir sanatsal gösteriden yoksun kaldılar; yazık!

Şef Nilgün Süren yönetiminde Vuslat III (Sevgiliye Kavuşma) Konseri’yle Türk Sanat Müziği hayranlarıyla buluşan Marmaris Belediyesi Türk Sanat Müziği Korosu, birbirinden güzel, seçilmiş Segâh, Hüzzam, Suzinak, Muhayyer Kürdî eserlerle koro ve solo olarak dinleyenlerin kulaklarının pasını alırcasına harika bir müzikli gece yaşattılar izleyenlere. Saz sanatçıları ile koro ve sololar arasındaki uyumun sağlanmasında Şef Nilgün Süren genç olmasına karşın üstün bir yetenek olduğunu kanıtlarken, saz ve ses sanatçılarının şefleri karşısındaki saygılı duruşları ve ona güvenle bakan bakışları, değerli şefi bir gurur örneği olarak da izleyenlere takdim etmiş oldu.

Salonun tamamen dolu olmasına karşın izleyenleri hayran bırakan saz ve ses sanatçıları en ufak bir falso yapmadan, kadın ve erkek sesleri arasındaki dengeyi bozmadan, sololara eşlik ederken hanendenin(okuyucu) sesini boğmadan, izleyenlere ulaşabilen bir ses dengesiyle görevlerini üstün bir başarıyla sergilediler.

Sololarda bütün hanendelerin mükemmel olduğunu söylerken mikrofona yaklaşımlarından salona bakışlarına, seslerini orkestra ve şefleriyle üstün bir başarı ile denge içinde kullanmalarına ve eserlere olan hâkimiyetlerine değinmeden geçmek olmaz. Solo olarak Ali Şahin ve Cemalettin Efecan gür ve pürüzsüz seslendirmeleriyle büyük beğeni kazanırken, Zeynep Soyer, Gülnur Ak, Seçil Çakar, İsmail Öncü, Bestami Şinik, Elmas Eraydın, Yücel Kaya güzel ve eksiksiz yorumlarıyla sahneye çok yakıştılar. Hasan HüseyinYayın, okulundaki başarılı bir müzik öğretmeni olmanın ötesinde, sanatçı kişiliğini sahneye de gururla taşımasını becermiş. Ama ben en çok üç genç sanatçı için daha fazla alkış istiyorum; iki adaş Özlem Esen ve Özlem Turhan ile Mehmet Ercan için. Niçin mi? Çok genç ve sanırım daha az tecrübeye sahip olmalarına karşın üstün bir başarı gösterdiklerini ve sahneyle birlikte izleyenleri de teslim aldıklarını teslim etmek için. Melih Ateşoğlu’nun sunuculuktaki ustalığının da altını çizmeliyim. Başta değerli şefleri olmak üzere, saz ve sesleriyle gururla yüreklerimizi dolduran tüm sanatçıları yürekten kutluyor ve alkışlıyorum, başarılarının sürekli ve sonsuz olmasını diliyorum.

Konser tanıtım programında koromuzun geçmişine bir gönderme var. Koronun ilk kuruluş aşamasında hepimiz için çok değerli eserler bırakarak aramızdan ayrılan büyük üstad İrfan Özbakır’ı, hizmetlerine değinilmemiş olmasını bir dalgınlık olarak yorumlayarak anmak, bu gecenin anısına bir değerbilirlik olacaktır sanırım.

Tanıtım programında baskı hatası olduğunu düşündüğüm üç düzeltme yapmak istiyorum; eğer yanılmış isem özür dilerim.
“Gurbet içimde bir ok “ şarkısının bestecisi Teoman Alpay, güfte yazarı Türkân Şoray ; “Hasta kalbimde yanan derdi niçin anlamadın “ şarkısının güfte yazarı Mustafa Nazif Irmak ; “Sen nisansın daha ben sarı eylül” şarkısının güfte yazarı
Bekir Mutlu olacaktır sanırım.
Son teşekkürümüz de Marmaris Belediyesi Türk Müziği Derneği Yönetim Kurulu ve bu derneğe destek verenlere…

İki de genel eleştiri :
Yıllar öncesinde konsere ya da tiyatroya gidenlerin bir damat ya da gelinlik kız gibi tertemiz giyindiklerini, erkeklerin kravat, ceket, ütülü kumaş pantolon, kadınların tayyör etek takım giyindiklerini ve bunu sanata saygının bir gereği özenerek yaptıklarını gözlemişizdir. Şimdilerde hadi diyelim Marmaris sıcaktır, daha spor giyinmek yadırganmasın, ama hiç değilse ütülü kumaş pantolonlar, boyası yenilenmiş kunduralar, ütülü gömlekler giyemez miyiz?

Oldum olası toplantılara zamanında katılamayız ve zamanında başlamaz toplantılar. Sanat izlencelerinde de alışkanlık haline geldi zamana uymamazlık. Saygın sanat kurumları hizmetlerini sunarken zamana uymayan izleyicilerini kapıları kapatarak birinci seanslara almıyorlar; bir dünya kenti gözüyle baktığımız Marmaris’te bu kuralı uygulamaya kalkmak acaba doğru olmaz mı? Bir de sanat sunumu başladıktan sonra yerinden kalkıp dış kapıları çarpa çarpa dışarıya çıkanlar, sıgara içtikten sonra yeniden salona dalanlar, çocuklarını kontrol etmeyenler, ya da getirmemeleri gereken etkinliklere çocuk getirenler… Çağdaş insanlığa yakışmıyor!

İNSAN, AMACI VE BAŞARISI ÖLÇÜSÜNDE BÜYÜKTÜR

İNSAN, AMACI VE BAŞARISI ÖLÇÜSÜNDE BÜYÜKTÜR
DOĞRU BAKIŞ /Ahmet NİŞANCI
5 Haziran 2010

Büyük olmak tutkusu pek çok insanın ortak isteğidir. Ama zor iştir büyük insan olmak.
Büyük olabilmek, büyük görünmek için nice insanlar vardır küçülen, küçükleşen.
Bazı insanlar vardır başkalarını küçülterek, bazıları da kendilerinden küçük gördüklerini korurken ya da koruduğunu sanırken büyüdüklerine inanırlar.
Büyük olduklarına inananlar, güçleri ile bilinçlerini birbirinden ayırt ettiklerinde büyüklüğe aşırı aykırılık yaratarak çevrelerine zarar verirler.
Sırtlarında taşıdıklarından zarar görenler, onların aslında büyük olmadığını yere fırlatma başarısını gösterebilirlerse geç de olsa fark edeceklerdir; çünkü gerçekten büyük olmayanlar yere düşünce sürünmeye başlarlar, iyice onursuzlaşırlar.
Gerçek büyük insanı aşağıdan bakarak göremezsiniz; o, dağ gibi yüksektir, görmek için seviyesine yükselmeye çalışmalısınız.
Büyüklük hem başarısızlığı/ yenilgiyi, hem de başarıyı/ utkuyu yaşamın gerçek anlamı içinde değerlendirebilenler/ kabullenenler için geçerlidir.
Büyük insan kendinden büyüğü tanır ve ona değer verir; her sözünü de ölçerek ve görgü kuralları içinde söyler.
Büyük olmadığını bildiği halde büyüklenenler sonunda yabanileşir ve yanlarına varılmaz olurlar, tehlikeli bir hal alırlar.
Büyük olduğunu sananların azıtmaları küçüklerin canını yakar.
Büyük olduğunu sananlar yaptıklarıyla kendilerini küçültürken, içinde yaşadıkları toplumu da hem küçültür, hem de zarar görmesine neden olurlar.
İnsan, amacının ve başarısının yüceliği ölçüsünde büyüktür.
Gerçekten büyük olanın zamanı geçmez.

Soruyorum: Ben neden büyüklük üzerine bir yazı yazdım bugün? Doğru yanıtlayanların hepsini kitaplarla ödüllendireceğime söz vererek afiyet ve esenlik dileklerimi iletirim.

Toplumsal değerler içinde aile yapısını öne çıkaran duygusal ağırlıklı bir oyun.

Oyuncuları hiçbir ayırım yapmaksızın yürekten kutluyorum. Oyuncuların sahneyi kullanımları, ses tonları, seyirciyle kurdukları gönül bağları, duyguları aktarmada yüreklerini ortaya koyuşları, sahneler arası geçişlerdeki uyum, esere ve rollerine hâkimiyet, diyaloglardaki canlılık, sahne tasarımı ve kostümler, dekor arasındaki bağlaşıklık bir profesyonel kadro karşısındaki gibi keyifle izlenme sağladı Ocak’a.

Oyunun Yönetmeni Ali Rıza Korkut, sahne ışıkları ve müzikleri de başarıyla seyirci arasından yönetirken, kuliste hiçbir aksamanın olmayacağından emin bir duruşla, seyirciyle birlikte eserini izliyor; tebrikler Korkut öğretmen.

Dilerim bütün Marmarislilere ulaşır bu oyun, Muğla ve ilçelerine taşınır. Aileler ve öğrencilerimizin aile bağlarının önemini ve özverinin değerini kavramaları için bu oyunu mutlaka görmelerini öneririm.

Tiyatro, zor bir sanat. Hazırlanmasında çok büyük emekler veriliyor, zamanlar harcanıyor. Büyük özverilerle –Marmaris için söylüyorum-hazırlanan tiyatro eserleri bir iki kez oynanarak bir kenara atılmasın, toplumun tamamına ulaştırılmaya çalışılsın. Tiyatroya emek verenler, ilgilenenler, olanakları olanlar bu önerimi lütfen aklınızda tutun; yok yok, tutmayın aklınızda, uygulayın. Lütfen!

Yeni Yılınız Kutlu Olsun

YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN
BAKIŞ/ AHMET NİŞANCI
30 Aralık 2009
Eşimle beraber Marmaris’ten sağlık sorunlarımızı çözmek ve yakınlarımızı ziyaret etmek amacıyla ayrılışımız dört ayını doldurdu, beşinci ayına girdi. Oldukça uzun bir zaman bizim için bu süreç. Marmaris’i ve Marmaris’teki dostlarımızı, arkadaşlarımızı gerçekten çok özledik.

Bu uzun süreçte, içinde olmaktan büyük kıvanç ve onur duyduğum “Çağdaş Marmaris” gazeteme zaman ayıramayarak yazı yazamamak ve okuyucu dostlarımdan ayrı kalmak ayrı bir üzüntü olmuştur benim için. Ümit ederim yeni bir yıla başlarken yeni bir heyecanla, yine “Çağdaş Marmaris”te kaldığımız yerden başlayarak ulusumuz ve halkımız için iyi ve güzel olan düşüncelerle yazılarımı sürdürmeye çalışacağım. Gazetemdeki dostlarımdan ve okurlarımdan sorunlarım nedeniyle ayrı kaldığım bu süreç için özürlerimi kabul etmelerini ve bağışlanmamı dilerim.

Bir koca yılı daha insanlık ve ülkemiz için çözümlenmemiş, yığılmış kocaman sorunlarla geride bırakıyoruz.

İşsizlikler, yolsuzluklar, yoksulluklar, iç barışın zorlandığı bu günlerde ikinci plana düşmüş gibi görünse de gündemdeki yerini hep koruyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri üzerine oynanan iç ve dış güçlerin bileşkesindeki oyunlar, tertipler Türk halkı üzerinde hiç şüphe yok ki büyük bir etki ve tepki yaratmaktadır. Bu yakışıksız planlar yönetenlerin değerlendirilmesi açısından olumsuz gelişmelerdir. Türk halkı bu çirkin oyunları fark etmektedir ve gelecekteki demokrasi hareketlilikleri için mutlaka en iyi değerlendirmeyi yapacaktır.

Ulusumuzun, kurtuluş sonrası oluşturduğu devrimlerle geleceğimizin güvenliğine attığı temelleri yıkmak için yapılan her türlü girişim, Türk halkının bağrından yetişen ‘Türk Gençliği’nin asil kanlarında boğulacağına olan inancımızı asla sarsamayacaktır.

Ulusça duygu ve düşüncelerimizi insanlığın mutluluğu için yoğunlaştırarak, hakkın, adaletin, insan haklarının sağlanmasını gerçekleştirecek bir dünya kurulması özlemimizi hep canlı tutarak, yeni yılın hepimize, ulusumuza ve insanlığa hayırlar getirmesini diliyorum , “Yeni Yılınız Kutlu olsun.” Diyorum.

Ulusumuzun Egemenlerinin Bayramı Kutlu Olsun

ULUSUMUZUN EGEMENLERİNİN BAYRAMI KUTLU OLSUN!
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 20 Nisan 2010
ahnisanci@gmail.com ahmetnisanci@windowslive.com

Anayasa madde 5. “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.
Anayasa Madde 6. “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.”
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 90. yılını kutluyoruz.
Ülkemizi bugüne kadar yönetenler ile bundan sonra yönetecek olanlar, Anayasamızın sadece yukarıya alınan iki madde hükümlerini yerine getirmek için çaba göstermiş ve bağımsızlığımız için gereğini yapmış olsalardı, bugün ülkemizin ve yurttaşlarımızın çözülmemiş tek sorunu olmazdı. Bu bayramı gönül rahatlığı içinde büyük bir coşkuyla, birlik, huzur, güven, mutluluk içinde kutlamak da her yurttaşımız için büyük bir gurur olurdu.
Oysa bugün ulusumuz bağımsız değildir, özgür değildir, varlıklı, huzurlu ve mutlu değildir.
Türkiye bugün Avrupa Birliği Ulusları ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bir ahtapot gibi sarıp sarmaladığı ve her türlü hareketini ve karar kurumlarını kısıtladığı bağımlı bir ülkedir.
Türk ulusunun bağımsızlığı, bütünlüğü ve ülkenin bölünmezliği zedelenmiştir. Toplumda refah, huzur ve mutluluk kalmamıştır.
Her gün verilen şehitler artık ülkenin bağımsızlığını sağlamaya yetmemektedir. Bölücüler için tavizler verilerek her türlü kolaylığın sağlanmasına karşın, vatandaşın bütünlüğünün her geçen gün daha da zorlaştığı saklanamaz bir görüntü olarak her gün yaşanmaktadır.
Çatışmaların en kolay tetiklendiği Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar arasında sıkışmış ülkemizin, gerçek dost diyebileceği bir tek ülke yoktur etrafında. Batılılarca bir ateş çemberi içine alınmış ülkemiz Sevr’in yaşama geçirilebilmesi için ekonomik, siyasal ve rejimsel baskılar altında bocalatılmaktadır; hem de insan hakları, özgürlük, eşitlik masallarıyla. Elimizde Cumhuriyetle kazanılmış ne var ne yok babalar gibi satılmış, savulmuş ve kapitalizmin, daha doğrusu emperyalizmin egemenliğine ulus ekonomisi teslim edilmiştir.
İşsizlik ve yoksulluğun büyümesi gasp ve hırsızlıkları artırırken, haksız ve kanıtsız suç yaratmalarla yıpratılan toplumda giderek artan bireysel hak arama gayretleri şiddete dönüşmüştür. Sokaklar savaş alanıdır ve evde olsun, sokakta olsun vatandaşın can güvenliği, bir başka deyişle özgürlüğü yoktur.
Demokrasi, anayasanın sayfaları içinde işlenmiş sıradan bir konudur sadece; kendisi yoktur. Yasallık çerçevesinde emekçi sınıfların demokrasi için savaşım vermesi, ancak polis devletlerinde görülebilecek şiddetle, copla, biber gazıyla, yangın söndürücü itfaiyecilerden daha hızlı tazyikli sularla engellenmektedir. Bölücülere karşı- asla uygun görmediğimiz- birkaç kişisel yanlış girişimin sorumlusu olarak emniyetin atanmışları, polis müdürleri görevden alınırken, her gün gözyaşlarıyla uğurlanan polis, asker şehitlerimiz için neden İçişleri Bakanının, Milli Savunma Bakanı’nın sorumlu tutulup görevden alınmadığını ya da onların istifa etmediklerini anlamakta zorlanıyor halkımız.
Bu ülkede haksız yönetenlere arka çıkanlar, haksız zenginliklere ulaşarak refah, huzur ve mutluluk içinde yaşıyorlar. Ülkemizin dünyanın en zengin ilk yirmi ülkesinden biri olduğu yalanını söyleyenler yüzde yirmilere doğru yaklaşan işsizler ordusunun sorunlarını ustaca görmezden geliyorlar; milletin gözünün içine baka baka yiyorlar, geziyorlar; hem de ne yeme, ne gezme!..
Bu ülkenin egemenleri, Ulusal Egemenlik Bayramınız kutlu olsun!
Çocukların bayramı mı?
Ulus egemen değilse çocukların adları nasıl okunur?
Bir kez daha Ulusal egemenlik savaşı başlatmak ve kazanmakla okunacak çocuklarımızın adları!
Sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik ve askeri alanda ulusumuzun tam bağımsızlığı ve halkımızın egemenliği adına kazanılacak savaştır bu savaş; kayıtsız ve şartsız!

TBMM’DEN FOTOĞRAFLAR: ANAYASA, İNÖNÜ KAVGALARI VE ŞEHİTLER

TBMM’NDEN FOTOĞRAFLAR:
ANAYASA, İNÖNÜ KAVGALARI ve ŞEHİTLER
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI
5 Mayıs 2010

Bir demokrasi savunmasıdır gidiyor. Hem nalına hem mıhına vurarak; savunma dediğin işte böyle yapılır dercesine!
Sana yakın olanları bile inandırmakta zorlanıyorsan, başını belaya sokacaksın yakınlarının ki senin yanından uzaklaşamasınlar, sana bağlanmak değil, âdeta yapışsınlar, kul olsunlar, köle olsunlar. Başlarını belaya sokmak için her türlü hücum gücünü kullanacaksın; liderlik budur işte!
Bir madde düşünce kıyamet koptu TBMM’de. Birileri önce maddeye oy vermeyen AKP’li milletvekillerini tespit listeleri çıkarmaya çalıştı. Listenin görüntülenmesiyle listenin hazırlayıcısı ile listeye girenler arasında tartışmalar yaşandı. Listeye adlarının konduğunu öğrenen milletvekilleri “Başbakan’a yağcılık yapıyorlar.” diye yükselttiler seslerini; sanki kendileri yağcılık yapmazlarmış gibi. Arkasından hiç değilse kendileri için çok önemli diğer iki maddenin kurtarılabilmesi adına Başbakan’ın grubu yumuşatmaya, her zaman ki kendi politik davranışına yönlendirmeye yönelik, değil gözleri yaşartmak, salya sümük ağlatan konuşmasıyla AKP’de dalgalanmaların önüne geçildi. Bu sayede önemli bir maddenin daha alkışlarla ve başbakanın boynuna sarılmaya varan yağcılık koşusuyla meclisin onayından geçtiği müjdelendi: 1.İnönü Savaşı kazanmış ve “Siz orada yalnız düşmanı yenmediniz, milletin geriye dönmüş talihini de yendiniz.” gururlu edası ile çalkalanmadığı kaldı AKP grubunun.
Grubun razı edilmesi adına yaptığı konuşmada kantarın topunu kaçırınca “İnönü Savaşları”nı başlattı Sayın Başbakan.
Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer Batı Cephesi Komutanı, Lozan Zaferi’nin mimarı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ikinci adamı ve sağlığında Atatürk’ün çok arzu etmesine ve iki kez denemesine karşın koşulların uygunluk sağlamaması nedeniyle sonuçlandıramadığı demokrasi deneyiminin kahramanı İsmet İnönü de nasibini aldı Sayın Başbakan’dan.
Hem de ne alış!
Aziz Nesin’in yazılarından alıntılarla, CHP Genel Merkezi’nde asılı Nazi bıyıklı resimleriyle o günkü TBMM görkemli oturumlarına konuk edildi İsmet Paşa; “Acaba İsmet Paşa olmasaydı ben şimdi nerede olurdum?” diye düşünülmeden, değerlendirilmeden. Dilin kemiği yok işte.
Her şey hukukun üstünlüğü, özgürlük, hak, adalet için TBMM’nde (?).
Gerçekten öyle mi acaba?
Eğer doğruysa, tam da bugünlerde yükselen terör eylemlerinin ve ardı ardına aralıksız şehitlerin verilmesiyle süren süreçte sorumlularının peşinde olması gereken askerimiz neden adliye koridorlarında hesap sorulur uygulamaların içindeler?
Ordumuza moral vermek için mi yapılıyor bütün bunlar(?!).
Şehitlerimiz “Vatan sağ olsun!” diyerek can verdiler; anne/ babaları “Vatan sağ olsun!”diyerek içlerine akıtıyorlar gözyaşlarını.
Şehitlerimiz için akması gereken devletin gözyaşları nerede?
Devletin gözyaşları, Başbakanın demokrasi (!) mücadelesinin duvarlarına kilitlenmiş, halkın kahırlarında saklanmış, akmıyor!
Halk şehitlerine ağlarken, iktidarın gözyaşları kendisi için yapacağı Anayasa değiştirecek maddelerin geçmeyenlerine kilitli!
Yazık, çok yazık! Biz bu muyuz?

Sayın Mustafa Yıldırım/ Yazar

Sayın
Mustafa Yıldırım
Yazar

“Hemen yanıtlamış olmanızla size olan inanım daha da güçlendi. İşini böylesine ciddiye alanlara ancak saygı duyulur.”diye başlayıp ”Yine bir yağcının eline mi düştük?” diye sizi yanıltmak istemem, ama gerçekten çok sevindim hemen yanıtlanmakla; teşekkür ederim.

Çağdaş Marmaris Gazetesi’ndeki yazılarınızın neden kesildiğini ben de merak ettim. Gazetenin sahibi benim gibi bir edebiyat öğretmeni, arkadaşım Mehmet Emin Berber’dir. Onunla yüz yüze görüşünce nedenini anlayıp sizi yanıtlamak, kendi merakımı da gidermek isterim.

Yazılarım için sizin gibi bir araştırmacı yazarın görüşlerini öğrenmek ve eleştirilerinden yararlanmak elbette benim için büyük bir kazanç olacaktır. Ancak, internet üzerinden bu tür yorum ve tartışmalara girmek istemeyişinizi saygıyla karşılarım, dahası bu yanıtınızdan bir de ders çıkarırım kendim için. Ama-eğer sakınca yaratmazsa- ben sizin yazılarınızı okuyabilmek, faydalanabilmek için elektronik posta kutumda sürekli arayacağım. Ayrıca Anadolu Gazeteleri’ni desteklemek amaçlı görüşünüzden de güç alarak, Çağdaş Marmaris Gazetesi’nde de- neden kesintiye uğradığının anlaşılabilir bir yanıtı varsa-zaman zaman yazılarınızın yeniden yayımlanmasına izin verip veremeyeceğinizi de öğrenmek isterim.

Çağdaş Marmaris Gazetesi İnternet Adresi: cagdasmarmaris.net
Çağdaş Marmaris Elektronik Posta Adresi: cmarmaris@gmail.com şeklindedir.

İlginiz için tekrar teşekkürlerimi ve en içten sağlık ve başarı dileklerimi sunarım.

Ahmet Nişancı

OCAK

OCAK
Avlanmaya çıkan ilk insan avını daha kolay yakalayabilmek için hayvanın sesini taklit ederek ilk oyununu oynuyor. Belki de ilk tiyatro oyunu bu taklit. Öteki sanatlar, dans, müzik şiir arkadan gelmiş olmalı.

Belki de karnını doyurup, kendini güvenceye, korumaya aldığı bir sığınağı olduktan sonra, mutluluğunu anlatabilmek için dans eden ilk insan, duygularını, heyecanlarını ortaya koyarak ilk oyununu oynuyor.

Danstaki ritim insanı yüksek bir duygu ortamında heyecanın doruğuna çıkarır.
Taklit ya da dans ilkel insanın ilk oyunları olarak günümüz tiyatro sanatının ilk örnekleri, başlangıcı olarak kabul edilse yeridir.

Günümüz insanı duygu ve heyecanlarını yansıtmada olsun, mutluluk aramada olsun eğlenme gereksinimini karşılamak için bir araç olarak olsun, eğitim aracı olarak olsun tiyatroyu bir yaşam biçimi olarak toplumsal yaşamına katamıyorsa eksik yaşıyor demektir.

Türkiye, tiyatro fakiri bir ülke. Devlet ve şehir tiyatrolarını ülkeye yayamamışız. Özel tiyatrolar seyirci yetiştirememenin ve devletten ödenek alamamanın verdiği ekonomik yetersizlikler nedeniyle çoğalamıyor ve var olanlar da yaşayabilmek için büyük özveriler içinde can çekişerek yaşıyor. Yaz turneleriyle Anadolu’ya çıkıp halkla buluşmak, hem oyunlarını daha çok insanla buluşturmak, hem de sanatçılarını ekonomik yönden desteklemek amaçlı çalışmaları bir türlü istenilen olumlu sonuçları yaratamıyor. Doğal olarak bundan en çok etkilenenler sanatçılarla birlikte, kendisine ulaşılamayan ve tiyatrodan gerekli edinimleri sağlayamayan Anadolu insanı oluyor.

Tiyatro hem bir eğlence, hem de bir eğitim aracı, okul. Anadolu insanı tiyatro gereksinimini okul tiyatroları ve amatör yerel tiyatrolarla karşılamaya çalışsa da yeterli olmuyor. Ya da bu tiyatrolar kendilerini sergilemede yetersiz kalıyorlar, herkese ulaşamıyorlar.

Marmaris, tiyatro ve tiyatro salonları zengini olmasa da yine de şanslı bir kent sayılabilir.
Sunum ve donanımları yeterli olmasa da Maskot ve Özbek, tiyatro etkinliklerine katkı sağlamaya çalışıyorlar. Turnelerle gelen oyunlar Marmarislilerle buluşuyor. Kişisel gayretleriyle tiyatroya renk katan Celil Yağız Marmaris için ayrı bir değer sanat alanında.

VE MUTLU EDEN BİR OYUN: OCAK

Marmaris ‘li öğretmenlerin sanat etkinlikleri içinde bu yıl sahneledikleri ve 27 Mayıs akşamı İçmeler Belediye Salonunda galasını yaptıkları Turgut Özakman’ın “Ocak” oyunu-ki birkaç kez oynanacak- gerek seçimi, gerekse sahnelenmede gösterilen başarısıyla uzun süre kendisinden söz ettirecek, başarılı bir çalışma. Takdim edilişte, görev alanların belki de alçak gönüllülük gösterilerek isimlendirilmemiş olmasını bir eksiklik olarak gördüğümden, oyunun ve oyuncuların kimliklerini vererek başlayacağım eleştirime.

Oyunun Adı: Ocak
Yazar: Turgut Özakman
Sahneye koyan: Ali Rıza Korkut/Türkçe Öğretmeni

Oynayan Öğretmenler
Büyük Hanım: Türkân Hızlı
Anne: Nurgül Çetinkaya
Baba: Ali Özkan
Büyük Oğul: Cihan Taşyar
Ortanca Oğul: Abdurrahman Mülazımoğlu
Küçük Oğul: Giorgi(Yorgi) Taşhoyan/ 8.Sınıf Öğrencisi
Kız Oğul(Sevgi): Feyzan Çoban

Geçinme sıkıntısı içinde olan bir ailede birbirine bağlılığı ve dayanışmayı, annenin eş ve evlatlar üzerine titreyişini, hayal âleminde yaşayan bir aile büyüğünün(Büyük hanım) incitilmeden korunmasını, kardeşler arasındaki duygulandıran çekişmeler içinde sevgiye dayalı bir barışıklığı, vurdumduymazlığın hoşgörü ortamında nasıl sorumluluk yüklenmeye dönüşebildiğini, birbiriyle kaynaşmış bir ailenin şöyle ya da böyle mutluluğu yakalayabildiğini gösteren, eğlendirirken düşündüren bir oyun Ocak.

SAYIN DENİZ BAYKAL’A AÇIK MEKTUP

SAYIN DENİZ BAYKAL’A AÇIK MEKTUP
BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI
11 Şubat 2008

Ülkeme Edebiyat Öğretmeni ve Eğitim Yöneticisi olarak otuz dört yıl hizmet ettikten sonra, Yüce Atatürk’ün hem de yokluk içinde bir uçurumun kenarından çekip çıkararak kurduğu Ulus Devlet Türkiye’mizin altı ok doğrultusunda çağdaşlaşmasının güvencesi olarak kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nde üye, parti öğretmeni, danışma kurulu üyesi olarak görev yaptım. Şu anda partinin üyesi değilim; çünkü partinin tüzüğünde yazılı ilkeler ile uygulamalarda gördüğüm çelişkileri ne kendime ne de başkalarına karşı savunamayacak duruma düşünce istifa ettim. Gönül bu, her şeye karşın bugüne kadar yine de oyumu CHP dışında bir partiye vermediğim gibi, her seçim döneminde de oyların CHP’de toplanması için çaba harcadım.

Cumhuriyetçiyim, Atatürk Milliyetçisiyim ve Atatürk Devrimlerinin yılmaz savunucusuyum. Ülkemin birliği, bütünlüğü, halkımızın mutluluğu ve yetişen nesillerimizin Ulus devlet olarak bağımsız ve güvencede bir geleceklerinin olması için her an canımı ortaya koymaya hazır altmış altı yaşında bir Türk genciyim.

Sayın Baykal, dürüstlüğünüze, siyasetteki bilginize, gerek grup içinde gerekse meclisteki konuşmalarınızdaki başarınıza rakipleriniz de dahil olmak üzere hiç kimsenin bir itirazı olamaz. Ama Sayın Baykal, bir lider olarak sizde, partinin başarılı olması ve iktidarı yakalayabilmesi için eksik olan bir şeyler var ki (bunu ben söyleyeceğim biraz sonra) her halde bugüne kadar bunu size samimiyetle söyleyebilecek bir yakın kadronuz olmadı ve bu eksikliği siz de fark edemediniz, ya da farkettiniz de “ Bu böyle gider ; bu millet bizden (CHP’den) başkasını seçme şansının olmadığının farkındadır nasıl olsa .” diye düşünerek üzerinde fazla durmadınız.

Sizde eksik olan nedir biliyor musunuz Sayın Baykal?

A)Siz Toplumun Her Kesimini Kucaklayacak Proğramlar Yapamadınız.

Belki de yaptınız da –ben bilmiyor ya da anlamamış olabilirim- kadrolarınız bunları uygulayamamıştır. Son seçim öncesindeki çalışmalarınızı elbetteki değerlendirmişsinizdir. Bu seçim çalışmalarına bir de birlikte bakmamıza izin veriniz.

Ülkemizdeki seçim çalışmalarında etkili olan en önemli yöntemleri şöyle sıralayabiliriz eksikleriyle:

1. Meydanlara çıkmak ve halkın nabzını iyi tutmak: Halkın ihtiyaçlarından hareketle çözüm üretmek ve yapacaklarınızın kaynaklarını göstererek onları kendi partinize oy vermeye yönlendirecek, heyecanlandıracak sloganlar yaratmak. Bunları sadece seçim zamanları değil, her an seçim olacakmış gibi canlı tutmak ve uzun bir zamana yaymak. Bunları yaptığınıza inanıyor musunuz Sayın Baykal?

2.Ülkenin bütün meydanlarında var olmak: Bildiğim kadarıyla son seçim öncesi otuz beş kadar ilde meydanlara çıktınız ve mitinglere katıldınız; bugün iktidar olanların liderlerinin yaptığı ve katıldıkları mitinglerin sayısı sizinkinin iki katı kadar nerdeyse. Bu çalışmalarda görevinizi yaptığınızı gönül rahatlığıyla söyleyebilir misiniz SayınBaykal?

3.Türk Basını İle İlişkileri Güçlü Tutacak Çalışmalar Yapmak ve Medyanın Bütün Organlarından( Yazılı ve Görsel Basından) En İyi Verimi Alacak Ortamı Yaratmak: Siz “ Basın bizi tutmuyor, ne yapabilirim.”diye sadece şikayetlendiniz. Onlarla yeterli, etkili ve inandırıcı söylemler yaratamadınız. Gerçek şu ki basınımızın içinde ülke çıkarlarını kendi çıkarlarının arkasında görenler, ideolojik bakışlarıyla hiçbir zaman Cumhuriyet’ten yana olmayanlar olsa bile size düşen ödev,onların yanlış bir çıkmaza doğru yol aldıklarına inanmalarını sağlamak için sonuna kadar savaşım vermek değil miydi Sayın Baykal?

4.Sendikalarla, Sivil Toplum Örgütleriyle,Köylülerle, Varoşlarda Yaşayanlarla, İşçilerle Gereken Sıcak ve Samimi İlişkiler Kurmak:İşveren sendikaları da dahil olmak üzere bütün işçi sendikalarına güven verecek, sivil toplum örgütlerini yanına alacak, işçilerimizin sosyal güvencelerini güçlendirecek söylemlere yer verecek, yoksul,işsiz, eğitimsiz, cahil ve geleceğine korkuyla bakan, daha çok göçlerle oluşmuş ülkenin dört bir yanından kopup gelmiş ekmek peşinde koşan varoş insanlarına kucak açacak ve yok olan tarım girdilerinin düzeleceğine ait proğramlarla köylülerimizi tatmin edecek girişimlerde ne kadar başarılı olduğunuz konusunda bir bilgiye sahip misiniz Sayın Baykal?

B)Türkiye Cumhuriyetinin Temel Niteliklerini İçinde Barındıran Altı Ok’a Sahiplik Edemediniz.

Atatürk Cumhuriyeti’nin bir zamanlar anayasası içinde de yer alan, çok partili yaşama geçişten sonra ise Cumhuriyet Halk Partisi’nin değiştirilemeyecek ve vazgeçilemeyecek ilkeleri olarak tüzüğünde yer alan ve ulusumuzun “olmazsa olmazı” olarak kabul ettiğimiz altı okun sembolleştirdiği ilkelerin yıpratılmasına, eritilmesine ve ortadan kaldırılmasına seyirci kalınmıştır. Hiçbir Cumhuriyet Halk Partili’nin , hele hele yıllardır CHP’nin başında bulunan bir lider olarak sizin Sayın Baykal “Biz karşı çıktıksa da bu erimeleri önleyemedik.” gibi bir özüre sığınma hakkınız olamaz.

1.Cumhuriyetçilik:Atatürk Cumhuriyeti’nin en belirgin özelliği bağımsızlık ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olacağıdır. Türkiye’nin uluslar arasındaki karşılıklı eşitlik ve saygıya dayalı bağımsızlığından ve egemenliğin millete ait olduğundan söz edilebilir mi bugün? Ülkemizin bağımsızlığı özellikle ABD ve AB içeriğinde yok edilmeye çalışılırken ülkemizin saygınlığına gölge düşürenler arasında sizin de var olup olmadığınızı düşündüğünüz oluyor mu hiç Sayın Baykal? AB’ye taraf olmak ya da ABD’ye güven duymak söylemlerinde kim ne kadar samimi ve güvenilirdir.

2.Atatürk Ulusçuluğu(Milliyetçilik):İçinde yaşadığı millete ait olma ve kendisi yücelirse milletinin de yüceleceğine olan duyguları farklılaşmış etnik yapıların kaynaştırılamadığı bir ulusun ulusçuluğu yaralıdır. Bu yaranın sarılabilmesi için siz hangi ölçüde, hangi uzlaştırıcı çalışmalarla o yurttaşlarımıza ulaşmaya çalıştınız Sayın Baykal?

3.Halkçılık:Halkçılık ve demokrasi birbiriyle ayrılmaz ikiz kardeşlerdir. Ülkemizde gerçekten halkın egemenliğine dayalı bir demokrasiden söz edebilmek için Siyasi Partilerin kendi içinde ve üyeleri arasında demokrasi olup olmadığına bakmak lazımdır. Ön seçimi parti içi ve parlamento oluşumu seçimlerinde ilkeli hale getirememiş bir parti ulusal egemenliğin halka ait olduğundan söz edebilir mi Sayın Baykal?

4.Devletçilik:Atatürkçü dünya görüşü içeriğinde pragmatik ,demokratik ve devrimci bileşimin ürünü olan Devletçilik ayaklar altında sürüklenir duruma gelirken, Atatürk Cumhuriyeti’nin yoksulluklardan var ettiği devletçi kuruluşların yabancı kuruluşlara ve onların yerli işbirlikçilerine satılmaması için ,engellemek için siz nasıl ve ne kadar bir çaba gösterdiniz Sayın Baykal?

5.Lâiklik: Çağdaşlaşmanın vazgeçilemez koşulu olan, insanca yaşama hakkını katı dogmalardan uzaklaşarak doğrudan akıl ve bilimin ışığında hayatın kendisinden alan lâiklik son yıllarda hükümet edenlerin çabalarıyla yıpratılırken ve son olarak da turbanın üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin yasalar mecliste görüşülürken bunları engellemek için etkili bir eylem ortaya koyduğunuzu ben hatırlıyamıyorum.” Sayın Kamer Genç kadar bile olamadık!”diye düşündüğünüz ve üzüldüğünüz olmuş mudur acaba Sayın Baykal?

6.Devrimcilik: Uygarlık yolunda ilerlemek için çaba göstermek çağdaşlaşmanın ön koşuludur. Çağdaşlaşabilmek için akıl ve bilimin yol göstericiliğinde nerede insan mutluluğunu artıracak, yüceltecek bir yenilik, bir buluş , bir uygarlık eseri varsa onları ulusumuza kazandırmaktır devrimcilik. Devrimcilik adına bu güne değin neler yaptığınızı değil, hiç değilse yapılması için uğraştığınız bir devrimci çabanızı hatırlatabilir misiniz Sayın Baykal?

SONUÇ: Darbeden sonra kapatılan CHP’nin yeniden ulusumuza kazandırılması için yaptığınız hizmetleri ve elbette ülkeye Başbakan olarak hizmet etmek isteyişinizdeki samimiyetinizi takdirle ve şükranla karşılayanlardanım. Ama artık sizde kabul ediniz ki bu gemi sizinle ancak buraya kadar yürüyor. Hemen altınızdaki kadrolara bir bakınız. Sizden sonrası için kaç genç yetiştirdiniz? Yok muydu da yetiştiremediniz, yoksa yetiştirmek mi istemediniz? Bu yaşlı ve yorgun kadrolarla bu partinin önü kapalıdır, görün bunu artık.

Bir şey daha var.Türk sol hareketine yön verecek olan CHP, kendi içinde barındırmak zorunda olduğu seçkin , yetişkin evlatlarını kucaklamak ve dağılmış olan , küçük küçük tabela partileri olarak parçalanmış olan küskünleri ,- ya da hadi yanılgı içinde olduklarını varsayalım-ayrı düşenleri, sözde değil özde bir yaklaşımla, ilkeleri doğru konmuş bir proğramla çatısı altında birleştirmek görevini artık daha fazla ertelememelidir. Ulusumuzun bugün içinde bulunduğu durumdan kurtuluşunu yine demokrasi içinde ve aynı görüşleri paylaştıklar halde ayrışmak durumunda kalmış, bırakılmış yetişkin, akıl ve bilimden yana olan insanlarımızın birliği sağlayacaktır. Halkımıza güven verecek kadroları yeniden kurmak ulusal bir görev olarak önünüzde duruyor. Bu görevi nasıl yerine getirebilirsiniz? Asıl soru şimdi budur.Bunun yanıtı da tektir:

Ulusa hizmet etmede” Ben daha iyi bilirim demeyecek” bir önder etrafında bütün küskünleri içine alacak bir çekirdek kadro kurarak,Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Partisi’ni yeniden demokrat, akılcı, çıkarsız bir kimlikle canlandırmak,yeniden yaratmak.

SAYIN DENİZ BAYKAL’A AÇIK MEKTUP

BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI

a-nisanci@hotmail.com

11 Şubat 2008

Ülkeme Edebiyat Öğretmeni ve Eğitim Yöneticisi olarak otuz dört yıl hizmet ettikten sonra, Yüce Atatürk’ün hem de yokluk içinde bir uçurumun kenarından çekip çıkararak kurduğu Ulus Devlet Türkiye’mizin altı ok doğrultusunda çağdaşlaşmasının güvencesi olarak kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nde üye, parti öğretmeni, danışma kurulu üyesi olarak görev yaptım. Şu anda partinin üyesi değilim; çünkü partinin tüzüğünde yazılı ilkeler ile uygulamalarda gördüğüm çelişkileri ne kendime ne de başkalarına karşı savunamayacak duruma düşünce istifa ettim. Gönül bu, her şeye karşın bugüne kadar yine de oyumu CHP dışında bir partiye vermediğim gibi, her seçim döneminde de oyların CHP’de toplanması için çaba harcadım.

Cumhuriyetçiyim, Atatürk Milliyetçisiyim ve Atatürk Devrimlerinin yılmaz savunucusuyum. Ülkemin birliği, bütünlüğü, halkımızın mutluluğu ve yetişen nesillerimizin Ulus devlet olarak bağımsız ve güvencede bir geleceklerinin olması için her an canımı ortaya koymaya hazır altmış altı yaşında bir Türk genciyim.

Sayın Baykal, dürüstlüğünüze, siyasetteki bilginize, gerek grup içinde gerekse meclisteki konuşmalarınızdaki başarınıza rakipleriniz de dahil olmak üzere hiç kimsenin bir itirazı olamaz. Ama Sayın Baykal, bir lider olarak sizde, partinin başarılı olması ve iktidarı yakalayabilmesi için eksik olan bir şeyler var ki (bunu ben söyleyeceğim biraz sonra) her halde bugüne kadar bunu size samimiyetle söyleyebilecek bir yakın kadronuz olmadı ve bu eksikliği siz de fark edemediniz, ya da farkettiniz de “ Bu böyle gider ; bu millet bizden (CHP’den) başkasını seçme şansının olmadığının farkındadır nasıl olsa .” diye düşünerek üzerinde fazla durmadınız.

Sizde eksik olan nedir biliyor musunuz Sayın Baykal?

A)Siz Toplumun Her Kesimini Kucaklayacak Proğramlar Yapamadınız.

Belki de yaptınız da –ben bilmiyor ya da anlamamış olabilirim- kadrolarınız bunları uygulayamamıştır. Son seçim öncesindeki çalışmalarınızı elbetteki değerlendirmişsinizdir. Bu seçim çalışmalarına bir de birlikte bakmamıza izin veriniz.

Ülkemizdeki seçim çalışmalarında etkili olan en önemli yöntemleri şöyle sıralayabiliriz eksikleriyle:

1. Meydanlara çıkmak ve halkın nabzını iyi tutmak: Halkın ihtiyaçlarından hareketle çözüm üretmek ve yapacaklarınızın kaynaklarını göstererek onları kendi partinize oy vermeye yönlendirecek, heyecanlandıracak sloganlar yaratmak. Bunları sadece seçim zamanları değil, her an seçim olacakmış gibi canlı tutmak ve uzun bir zamana yaymak. Bunları yaptığınıza inanıyor musunuz Sayın Baykal?

2.Ülkenin bütün meydanlarında var olmak: Bildiğim kadarıyla son seçim öncesi otuz beş kadar ilde meydanlara çıktınız ve mitinglere katıldınız; bugün iktidar olanların liderlerinin yaptığı ve katıldıkları mitinglerin sayısı sizinkinin iki katı kadar nerdeyse. Bu çalışmalarda görevinizi yaptığınızı gönül rahatlığıyla söyleyebilir misiniz SayınBaykal?

3.Türk Basını İle İlişkileri Güçlü Tutacak Çalışmalar Yapmak ve Medyanın Bütün Organlarından( Yazılı ve Görsel Basından) En İyi Verimi Alacak Ortamı Yaratmak: Siz “ Basın bizi tutmuyor, ne yapabilirim.”diye sadece şikayetlendiniz. Onlarla yeterli, etkili ve inandırıcı söylemler yaratamadınız. Gerçek şu ki basınımızın içinde ülke çıkarlarını kendi çıkarlarının arkasında görenler, ideolojik bakışlarıyla hiçbir zaman Cumhuriyet’ten yana olmayanlar olsa bile size düşen ödev,onların yanlış bir çıkmaza doğru yol aldıklarına inanmalarını sağlamak için sonuna kadar savaşım vermek değil miydi Sayın Baykal?

4.Sendikalarla, Sivil Toplum Örgütleriyle,Köylülerle, Varoşlarda Yaşayanlarla, İşçilerle Gereken Sıcak ve Samimi İlişkiler Kurmak:İşveren sendikaları da dahil olmak üzere bütün işçi sendikalarına güven verecek, sivil toplum örgütlerini yanına alacak, işçilerimizin sosyal güvencelerini güçlendirecek söylemlere yer verecek, yoksul,işsiz, eğitimsiz, cahil ve geleceğine korkuyla bakan, daha çok göçlerle oluşmuş ülkenin dört bir yanından kopup gelmiş ekmek peşinde koşan varoş insanlarına kucak açacak ve yok olan tarım girdilerinin düzeleceğine ait proğramlarla köylülerimizi tatmin edecek girişimlerde ne kadar başarılı olduğunuz konusunda bir bilgiye sahip misiniz Sayın Baykal?

B)Türkiye Cumhuriyetinin Temel Niteliklerini İçinde Barındıran Altı Ok’a Sahiplik Edemediniz.

Atatürk Cumhuriyeti’nin bir zamanlar anayasası içinde de yer alan, çok partili yaşama geçişten sonra ise Cumhuriyet Halk Partisi’nin değiştirilemeyecek ve vazgeçilemeyecek ilkeleri olarak tüzüğünde yer alan ve ulusumuzun “olmazsa olmazı” olarak kabul ettiğimiz altı okun sembolleştirdiği ilkelerin yıpratılmasına, eritilmesine ve ortadan kaldırılmasına seyirci kalınmıştır. Hiçbir Cumhuriyet Halk Partili’nin , hele hele yıllardır CHP’nin başında bulunan bir lider olarak sizin Sayın Baykal “Biz karşı çıktıksa da bu erimeleri önleyemedik.” gibi bir özüre sığınma hakkınız olamaz.

1.Cumhuriyetçilik:Atatürk Cumhuriyeti’nin en belirgin özelliği bağımsızlık ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olacağıdır. Türkiye’nin uluslar arasındaki karşılıklı eşitlik ve saygıya dayalı bağımsızlığından ve egemenliğin millete ait olduğundan söz edilebilir mi bugün? Ülkemizin bağımsızlığı özellikle ABD ve AB içeriğinde yok edilmeye çalışılırken ülkemizin saygınlığına gölge düşürenler arasında sizin de var olup olmadığınızı düşündüğünüz oluyor mu hiç Sayın Baykal? AB’ye taraf olmak ya da ABD’ye güven duymak söylemlerinde kim ne kadar samimi ve güvenilirdir.

2.Atatürk Ulusçuluğu(Milliyetçilik):İçinde yaşadığı millete ait olma ve kendisi yücelirse milletinin de yüceleceğine olan duyguları farklılaşmış etnik yapıların kaynaştırılamadığı bir ulusun ulusçuluğu yaralıdır. Bu yaranın sarılabilmesi için siz hangi ölçüde, hangi uzlaştırıcı çalışmalarla o yurttaşlarımıza ulaşmaya çalıştınız Sayın Baykal?

3.Halkçılık:Halkçılık ve demokrasi birbiriyle ayrılmaz ikiz kardeşlerdir. Ülkemizde gerçekten halkın egemenliğine dayalı bir demokrasiden söz edebilmek için Siyasi Partilerin kendi içinde ve üyeleri arasında demokrasi olup olmadığına bakmak lazımdır. Ön seçimi parti içi ve parlamento oluşumu seçimlerinde ilkeli hale getirememiş bir parti ulusal egemenliğin halka ait olduğundan söz edebilir mi Sayın Baykal?

4.Devletçilik:Atatürkçü dünya görüşü içeriğinde pragmatik ,demokratik ve devrimci bileşimin ürünü olan Devletçilik ayaklar altında sürüklenir duruma gelirken, Atatürk Cumhuriyeti’nin yoksulluklardan var ettiği devletçi kuruluşların yabancı kuruluşlara ve onların yerli işbirlikçilerine satılmaması için ,engellemek için siz nasıl ve ne kadar bir çaba gösterdiniz Sayın Baykal?

5.Lâiklik: Çağdaşlaşmanın vazgeçilemez koşulu olan, insanca yaşama hakkını katı dogmalardan uzaklaşarak doğrudan akıl ve bilimin ışığında hayatın kendisinden alan lâiklik son yıllarda hükümet edenlerin çabalarıyla yıpratılırken ve son olarak da turbanın üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin yasalar mecliste görüşülürken bunları engellemek için etkili bir eylem ortaya koyduğunuzu ben hatırlıyamıyorum.” Sayın Kamer Genç kadar bile olamadık!”diye düşündüğünüz ve üzüldüğünüz olmuş mudur acaba Sayın Baykal?

6.Devrimcilik: Uygarlık yolunda ilerlemek için çaba göstermek çağdaşlaşmanın ön koşuludur. Çağdaşlaşabilmek için akıl ve bilimin yol göstericiliğinde nerede insan mutluluğunu artıracak, yüceltecek bir yenilik, bir buluş , bir uygarlık eseri varsa onları ulusumuza kazandırmaktır devrimcilik. Devrimcilik adına bu güne değin neler yaptığınızı değil, hiç değilse yapılması için uğraştığınız bir devrimci çabanızı hatırlatabilir misiniz Sayın Baykal?

SONUÇ: Darbeden sonra kapatılan CHP’nin yeniden ulusumuza kazandırılması için yaptığınız hizmetleri ve elbette ülkeye Başbakan olarak hizmet etmek isteyişinizdeki samimiyetinizi takdirle ve şükranla karşılayanlardanım. Ama artık sizde kabul ediniz ki bu gemi sizinle ancak buraya kadar yürüyor. Hemen altınızdaki kadrolara bir bakınız. Sizden sonrası için kaç genç yetiştirdiniz? Yok muydu da yetiştiremediniz, yoksa yetiştirmek mi istemediniz? Bu yaşlı ve yorgun kadrolarla bu partinin önü kapalıdır, görün bunu artık.

Bir şey daha var.Türk sol hareketine yön verecek olan CHP, kendi içinde barındırmak zorunda olduğu seçkin , yetişkin evlatlarını kucaklamak ve dağılmış olan , küçük küçük tabela partileri olarak parçalanmış olan küskünleri ,- ya da hadi yanılgı içinde olduklarını varsayalım-ayrı düşenleri, sözde değil özde bir yaklaşımla, ilkeleri doğru konmuş bir proğramla çatısı altında birleştirmek görevini artık daha fazla ertelememelidir. Ulusumuzun bugün içinde bulunduğu durumdan kurtuluşunu yine demokrasi içinde ve aynı görüşleri paylaştıklar halde ayrışmak durumunda kalmış, bırakılmış yetişkin, akıl ve bilimden yana olan insanlarımızın birliği sağlayacaktır. Halkımıza güven verecek kadroları yeniden kurmak ulusal bir görev olarak önünüzde duruyor. Bu görevi nasıl yerine getirebilirsiniz? Asıl soru şimdi budur.Bunun yanıtı da tektir:

Ulusa hizmet etmede” Ben daha iyi bilirim demeyecek” bir önder etrafında bütün küskünleri içine alacak bir çekirdek kadro kurarak,Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Partisi’ni yeniden demokrat, akılcı, çıkarsız bir kimlikle canlandırmak,yeniden yaratmak.

Referanduma Dayalı Anayasa Değişiklik Paketi (4)

REFERANDUMA KONU ANAYASA DEĞİŞİKLİK PAKETİ (4)
DOĞRU BAKIŞ / Ahmet NİŞANCI
23 Temmuz 2010

Madde 15- Anayasanın H. Askeri yargı kenar başlığını taşıyan 145. maddesinde değişiklikler yapılmıştır.
Bu maddenin yeni biçimi; önceki maddeden kalanlar büyük harflerle altı çizili olarak, yeni eklenenler büyük harflerle siyah ve italik olarak, çıkarılanlar parantez içinde küçük harflerle ve her paragrafın sonuna eklenerek şöyledir:
Madde 145-ASKERİ YARGI, ASKERİ MAHKEMELER VE DİSİPLİN MAHKEMELERİ TARAFINDAN YÜRÜTÜLÜR. BU MAHKEMELER; ASKER KİŞİLER TARAFINDAN İŞLENEN ASKERİ SUÇLAR İLE BUNLARIN ASKER KİŞİLER ALEYHİNE VEYA ASKERLİK HİZMET VE GÖREVLERİYLE İLGİLİ OLARAK İŞLEDİKLERİ SUÇLARA AİT DAVALARA BAKMAKLA GÖREVLİDİR. DEVLETİN GÜVENLİĞİNE, ANAYASAL DÜZENE VE DÜZENİN İŞLEYİŞİNE KARŞI SUÇLARA AİT DAVALAR HER HALDE ADLİYE MAHKEMELERİNDE GÖRÜLÜR. (bu mahkemeler, asker kişilerin; askerî olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerî mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler.)
SAVAŞ HALİ HARİCİNDE, ASKER OLMAYAN KİŞİLER ASKERİ MAHKEMELERDE YARGILANAMAZ.
ASKER MAHKEMELERİN SAVAŞ (veya sıkıyönetim hallerinde) HALİNDE HANGİ SUÇLAR VE HANGİ KİŞİLER BAKIMINDAN YETKİLİ OLDUKLARI; KURULUŞLARI VE GEREKTİĞİNDE BU MAHKEMELERDE ADLİ YARGI HÂKİM VE SAVCILARININ GÖREVLENDİRİLMELERİ KANUNLA DÜZENLENİR.
ASKERİ YARGI ORGANLARININ KURULUŞU, İŞLEYİŞİ, ASKERİ HÂKİMLERİN ÖZLÜK İŞLERİ, ASKERİ SAVCILIK GÖREVLERİNİ YAPAN ASKERİ HAKİMLERİN (mahkemesinde)GÖREVLİ BULUNDUKLARI KOMUTANLIKLA İLİŞKİLERİ, MAHKEMELERİN BAĞIMSIZLIĞI VE HÂKİMLİK TEMİNATI ESASLARINA GÖRE KANUNLA DÜZENLENİR. (kanun, ayrıca askerî hâkimlerin yargı hizmeti dışındaki askerî hizmetler yönünden askerî hizmetlerin gereklerine göre teşkilatında görevli bulundukları komutanlık ile olan ilişkilerini de gösterir)
Bu maddede yapılan değişiklikler ile asker olmayan kişilerin -savaş halleri dışında- işledikleri suçlar askerlikle ilgili ve askeri bölgelerde olsa bile yargılanmaları sivil mahkemelerde yapılacaktır.
Savaş hali için askerî mahkemelerin yetkileri yeniden kanunla düzenlenecektir; bu düzenlemenin nasıl olacağı hakkında da bir açıklık yoktur. Askerî hâkim ve savcıların yargı hizmeti dışında komutanlıklarıyla olan ilişkileri de engellenmiştir. Bunun emir komuta zincirini engelleyici ve askerî disiplini zedeleyici bir durum olduğu bir gerçektir ve Türk Ordusu için bir zayıflıktır. Bir başka deyişle bu maddede yapılan değişikliklerle ordu içinde ve orduya karşı işlenmiş suçların çözümünün ordunun kendi içindeki yargıya bırakılması engellenmiştir, bu durum Türk Ordusu yargısına güvensizlik belirtisidir.
Bundan sonraki değişiklik maddesi Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşu ile ilgilidir (madde 16) ve oldukça geniş bir inceleme ve anlatım gerektiriyor.
(devamı yarın)