GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’de SİYASET-(1)

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’DE SİYASET (1)
BAKIŞ / Ahmet NİŞANCI
21 Mart 2009
Memleketin durumu gerçekten de çok kötü. Hem bugünümüz, hem de yarınımız karanlık bu gidişle.
İkinci Abdülhamit döneminde İstanbul’da daha rahat yaşamanın yolunu bulanlar için meşrutiyet yönetimi kötülüğün başlangıcı sayılmıştır.
Günümüzde de Atatürk Cumhuriyeti’nin kazanımlarını kişisel çıkarlarına uygun bulmayan gerici güç odakları Osmanlı saltanatı günlerine dönmenin yollarını arıyorlar.
Toplasan kaç kişi olduğu sayılabilecek kadar az olan bu gerici güç odaklarının öncüleri bir yolunu bulup halkın inançlarını sömürmeyi başararak kendileri için bir yoğunluk oluşturuyorlar ve çağdaş yaşamın içinden insanları alıp mutluluklarına tekme vurdurarak geriye götürebiliyorlar. Bu iş yapılırken fakir, fukara edebiyatı, din, iman uyutması, biraz da sadaka dağıtımlarıyla halk inandırılır, döndürülür, besleme basının ve korunacak yandaşların yardımlarıyla çevre büyütülür, bol keseden halka sözler verilir, güç ele geçtikten sonra da her şey unutulur, ama halkında gözü kapatılarak verilen sözleri hatırlamaması için her türlü hokkabazlık yapılır. Gücün toplandığı küçük bir azınlığın başlarındaki kişi padişah yetkileriyle donansın diye her türlü sayısal çoğunluk sağlanarak – insan haklarına / dünya hukukuna uygun olsun olmasın – hukuksal ayarlamalar yapılır. Halkın uyananlarına ya da halkı uyandırmak isteyenlere karşı her türlü hukuksal (!) tedbir alınır ve halk ve halk adına konuşanlar susturulur.
Büyük halk kitlelerin düşleri hiçbir zaman “bir lokma, bir hırka” düşüncesinin ötesine geçememiştir dünden bugüne. Halk her zaman yoksuldur, muhtaçtır.
Kimdir halk; kol gücüyle alın teriyle yaşamaya çalışan tarla emekçisi köylüdür, fabrika emekçisi işçidir, küçük devlet memurudur, emekli memurdur, emekli işçidir, küçük esnaf ve esnaflıktan emekli bağ- kur’lulardır. Ve bunlar toplumun % 80/ 90’ını oluştururlar.
Ve toplumun % 80/ 90’ını oluşturan bu büyük topluluk üç beş siyasinin ağzına bakar. Oylarıyla onları kendilerini yönetsin diye vekil eder, bu vekiller bir eli yağda bir eli balda bolluk içinde yaşarlar, yakınlarının da her türlü devlet olanaklarından yararlanmasını sağlarlar; bütün sağlık kuruluşları onlara sırasız ve sayısız olanakları bir kuruş ödemeden sunarlar yurt içinde ve yurt dışında. En iyi şekilde devletin bütün olanakları sunularak korunurlar, dokunulmazlar. Geziler, eğlenceler, her türlü tatlar, olanak sağlayan kapılar onlar içindir. Aslında her şey halkın olmasına karşın, her şeyi kendileri için kullanırlar ve bunu da halk adına yaptıklarını, halkı rahat ettirmek için gece gündüz bütün güçleriyle çalıştıklarını söyleyerek bin bir yalan söylemekten kaçınmaz ve utanç duymazlar. Çok rahattırlar, halka hizmet etmenin (!) verdiği mutlulukla adeta uçarlar.
Yurt sorunlarını tümüyle görebilecek aydınlar, yazarlar, siyasetçiler de var tabii. Aydınlar ve yazarların bir bölümü bir yolunu bulup, başarıp zenginleştikten sonra halktan koptular; onları artık halktan yana aydın ve yazar olarak görmek doğru değil elbette.
Gerçekten halkçı aydın ve yazarlar bu ülke insanını kendi haklarına sahiplik edecek biçimde yetiştirebilmek için büyük çaba harcadılar; onlara söylenebilecek çok fazla sitemi olmamalı bu halkın.
Gerçekten halk adına siyaset yaptığını söyleyenlere söylenecek çok sözü var bu milletin. Her şeyden önce söylenecek olan şu; sosyal demokrat ya da demokratik solcu olduğunu söyleyen siyasiler bu ülkede halk ile yeterli iletişim ve ilişki kurmayı başaramadıkları gibi, birbirleriyle olan ilişkilerini de sıcak, candan ve samimi tutamadılar. Üstelik sürekli birbirlerinin altını oyarak yükselme yolunu tuttular; hiç yerin altını oyarak yükselmek olası mı? Oyulan çukurun kendilerini daha aşağı çekeceğini hiçbir zaman görmek ve kabul etmek istemediler.
Demokrasi ile yönetildiği söylenilen bir ülkede ve demokrasinin halk yönetimi olduğu gerçeğine rağmen adı büyük meclisimizde gerçekten halkın temsilcilerini ara ki bulasın!
Meydanlar“ o dedi, ben dedim” ile oy avcılığına çıkmış mahalle kavgacılarının seyir yerine, halk da “şamar oğlanlarına” döndürülmüş; aç, susuz, işsiz, güçsüz… Yazık bu halka!

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’DE SİYASET (2)
BAKIŞ / Ahmet NİŞANCI
25 Mart 2009

Türk siyasal yaşamının demirbaş siyasileri vardır. Her dönemde başrol oynarlar ve bu oyunları sürsün diye hemen hemen her partide boy gösterirler. Genç nesil tanımaz ama birini özellikle tanıtmak isterim:
1950’de Demokrat Parti’den milletvekili olup TBMM’ne girdi. Bakan oldu. Halkevlerinin kapatılmasında meclis kürsüsünde en önde görev yaptı. Birkaç yıl sonra Halkevleri’nin kapısına kilit vurulmasında büyük göre üstlenmiş bu şahsı CHP saflarına katılmış görürüz. Bir evlat gibi gördüğümüz halkın uyanışının yaratıcı evlerini kapattıran adamı CHP de hangi akla hizmetse içine aldı; Türkiye’de siyaset böyle bir şey işte! Bu adamı daha sonra Hürriyet Partisi’nde, arkasından Güven Partisi’nde görüyoruz. Bir de baktık ki 1983’te Anavatan Partisi’nden tekrar TBMM’de. Ve de Cumhurbaşkanlığı’na aday. Hem de “Kendiliğimden adaylık için başvurmam:” tafralarıyla. Bulunmaz büyük adam ya! Saydınız mı kaç ocak -pardon kaç parti- dolanmış. Mübarek modern Evliya Çelebi! Peki, kim bu bulunmaz adam acaba, kaç kişi hatırlayacak adını? Eski tüfekler hatırlayabilir sanırım, ama ben yetişen yeni nesil için hatırlatayım: Fethi Çelikbaş…
Günümüzün Fethi Çelikbaş’larını görmenize yardımcı olsun diye verdim bu örneği.
Adam hem “Atatürkçü” olduğunu söyleyip hem de seçilebilmek uğruna Atatürkçülük’ün altını oyanların amaçlarıyla siyasi geleceğini birleştirebiliyorsa işte size bir Fethi Çelikbaş.
Siyaset yapmak isteyen bir insan içinde bulunduğu partinin siyasetini beğenmeyebilir. Yapacağı iş oradaki siyaseti değiştirmeye çalışmak olmalıdır değil mi? Ama öyle yapmıyor; işin kolayına kaçıyor, kendisi için daha iyi olanaklar sunduğunu sandığı aynı doğrultudaki partiye yönlenip önce partiyi küçültmek, bölmek isteyenlerin oyununa geliyor, ya da aksi yönde siyaset yapan bir başka partiye yamanıyor seçilmek uğruna. Atatürkçü idealizm nerede kaldı? Böyle yapanlar için az ya da çok kınalar yakılacak 29 Mart’ın bitiminde.
Niçin mi?
Atatürk’ün devrimlerini, ilkelerini, vasiyetini, amaçlarını, inançlarını geçersiz kılmak için çalışanların değirmenine su taşıyanlara alkış mı tutacak bu halk sanıyorsunuz? Elbette kına yakacak… Bu düşünceleri sanmayın ki Marmaris için söylüyorum. Türkiye gerçeği içinde denizde bir damla Marmaris, ama Marmaris de bir gerçek..
Gerçek aydınlarının öncülüğünde, ezilmiş, horlanmış, yoksunlaştırılmış, yoksullaştırılmış insanlara kişilik, benlik, ulus bilinci verilmek istenen bir zaman diliminden geçiyor Türkiye.
Şu Türkiye’nin görüntüsüne bakar mısınız? Arabeskin vıcıklığında bir toplum var; kültür ve eğitim düzeyi düşük, gelir dağılımı düzensizlik, eşitsizlik ve nafaka düzeni üzerine kurulmuş, yolsuzluklar, rüşvet sıradan işler sınıfına indirgenmiş, yerli üretim ve sanayisi çöküntü içinde, Cumhuriyet’in bütün kazanımları haraç mezat satılmış ve satılmakta. Çağdaş demokrasi adı altında demokrasi maskara bir görünüm almış; yasak olması gereken her şey serbest, serbest olması gerekenler yasak. Dış ve iç borçlar gırtlağa dayanmış. Yüksek siyaset yaptığını söyleyenler kendileri için her türlü güvenceyi sağlamışlar ama ülkenin geleceği için yaptıkları bir şey yok. Atatürk’ten önce böyleydi, Atatürk’ten sonra da böyle sürüp gidiyor.
Türkiye için siyasi tarih “Atatürk’ten Önce” ve “Atatürk’ten Sonra” diye ayrılmıştır. Yani dün dediğimizde Osmanlı’nın çöküşünden Atatürk’e kadar olan dönemi, bugün dediğimizde de Atatürk’ten sonrasını anlamalısınız. Atatürk’ten sonra hep böyle sürüp gidiyor bu işler.
Atatürk’ün emeğini ve vasiyetini iptal eden ideoloji bugün Türkiye siyasetine egemendir ve siyaset her yelpazede öylesine kirlenmiştir ki gençliğin ve torunlarımızın, dolayısıyla ülkemizin ödünsüz ve bağımsız geleceğinden endişe duymamak olası değildir.
Türkiye’nin geleceğine yön verdiğine ve güvence olduğuna inandığım ideoloji, Atatürk’ün Anayasamıza da yansıttığı altı ok’un simgelediği anlamda saklıdır. Bugün bu altı ok’tan nelerin kaldığını ve işbaşındakilerin altı ok için neler yaptıklarını ya da yapmakta olduklarını, ödün verici tutumlarını tartışmayı sonraya bırakarak, bu seçimde de yine Atatürk’ten yana oy kullanmak bir görevdir diye düşünüyorum; oyların bir yerde toplanabilmesi adına.
Önümüzdeki seçim, bir yerel yönetimleri belirleme sürecinden çok, Türk halkı için demokrasinin önündeki engellerin kaldırılabilmesinin nerede olduğunu düşünerek oy kullanma dönemi olacaktır.

TÜRKÇE DERSLERİ 1-5 – Ahmet Nişancı

TÜRKÇE DERSLERİ I
ÇAĞDAŞ MARMARİS – BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 17 Aralık 2008

Türk ırkının tarihi kadar eski olan ve bugün varlığıyla büyük dil grupları içinde öncelikle yer alan dil aileleri daha ortada yokken Türkçemiz vardı. Türkçemiz bugün Anadolu’nun ötesinde Balkanlarda, Türkistan’dan öteye Sibirya’ya, Çin’e kadar uzanan coğrafyada çeşitli lehçeleriyle yaklaşık iki yüz elli milyon insan tarafından kullanılıyor, gelişmiş ve yaygınlaşmış büyük bir dil olarak yaşıyor. Endüstri ve sanayinin ihtiyaç duyduğu dünya işçi ailesinin şerefli çalışanları Türk İşçileri’nin taşımacılığında Avrupa ülkelerinden Amerika’ya, Arap ülkelerinden Avustralya’ya değin uzanan bir coğrafyada yaşayan bir Türkçemiz var.
Bir dilin yaşıyor olması için o dilin konuşulmasının yanında aynı zamanda yazımda kültür, sanat, edebiyat ve bilimde dil olarak işlev görmelidir. Dilin bu özellikleri kazanabilmesi için o dildeki sözcük ve terimlerin başka dillerde yazılmış eserlerin o dile kolayca çevrilmesini sağlayabilmesi ya da o dilde verilmiş eserlerin başka dillere çevirisinin yapılabilmesine olanak verecek düzeyde gelişmiş olması gerekir. Türkçemiz bu özelliklerin tümünü üzerinde taşıyan bir güzellik eseridir. Türkçemiz bu güzelliğini ve zenginliğini çok uzun süren bir tarihsel süreçte kazanmıştır.
Bütün bu tanımlamalara rağmen bir dilin başka dillerdeki kavramları karşılayacak denli zengin olması da her zaman o dilin büyük bir dil olarak değerlendirilmesine yetmez. Eğer bir dil toplumun bireyleri tarafından anlamlı bir biçimde öğrenilmiyor, konuşmada ve yazmada bütün öğeleriyle kullanılmıyor ya da kullanılamıyorsa o dilin büyük bir dil olduğunu söyleyemeyiz.
Sürdürülebilirliği olmayan bir dil için büyüktür denemez. Bir dilin büyüklüğünü sürdürebilmesi, geliştirilmesi yapılacak inceleme ve araştırmalara, yabancı dillerin baskı ve egemenliğinden korunmasına bağlıdır.
İnceleme ve araştırmalar için ulusun dile ayrı bir önem vermesi zorunludur. Dilin geliştirilmesi, yapılacak çalışmaların dünya dillerinin gelişiminde ulusların izlediği sistemlerin iyi izlenmesi ve gelişen bilim ve teknolojideki yeni terimlerin o dilin özüne uygun olarak araştırılıp türetilmesi ve zaman kaybetmeden, başka dillerin sözcükleri o ulusun diline yerleşmeden yerine konması ve toplumun kullanımına sunulmasıyla olanaklıdır.
Ayrıca dilin gelişiminde o ulusun bilim insanlarının, yazarlarının, sanatçılarının, öğretmenlerinin ve toplumla her an yüzyüze olan siyasetçilerinin dili kendi dilindeki öz varlıklarıyla iyi kullanmalarının ötesinde, toplumu da dilde özenli olmaya yönlendirmede yabancı sözcüklerle anlatımlarını süslemekten ve büyüklenme hastalığından uzak durmaları çok önemlidir.
Bir dilin güzelliğinin en önemli göstergelerinden birisi de görsel alanlarda özünü kaybetmemiş olmasıdır. Özellikle büyük şehirlerde ve turizme açık yörelerde turiste yönelik reklam ve tanıtma amaçlı olarak yazılan ve asılan levha ve tabelalarla yaşanan dil kirliliği son yıllarda önlenemez bir yükseliş gösteriyor. Hele bu yazılımlarda kendi dilinde yazımları tamamen devre dışı bırakarak sadece yabancı dillerdeki anlatımları öne çıkaran esnaf ve tüccarın verdiği zararın önlenmesi için mutlaka yasal düzenlemelere gerek vardır. Bu konuda öncelikle kendi dilinde anlatımlara yer verildikten sonra başka dillerde de tanıtım yapabileceğinin esnafa dayatılmasının belediyelerin alabileceği önlemler arasında yer alması olanağı vardır.
Dil bir ulusun en önemli kimlik belgelerinden birisidir. Bugünkü yazıyı Atatürk’ün dil üzerindeki özlü sözlerinden birkaçıyla noktalıyorum.
Atatürk diyor ki:
“Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” 1929
“Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatında egemen ve esas kalacaktır.” 1933
“Dilin milli ve zengin olması, milli duygusunun gelişmesinde başlıca etkendir. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” 1930

TÜRKÇE DERSLERİ II
BAKIŞ/Ahmet NİŞANCI 19 ARALIK 2008

Biz Türkler tarih boyunca on altı devlet kurmuşuz. Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önceki son Türk devleti Osmanlı Devleti adını taşıyor. Osmanlı devletinde saray ve çevresinde konuşulan Türkçe, “Osmanlıca” olarak adlandırılan “Osmanlı Türkçesi”dir. Osmanlıca içinde Türkçe unsurları barındıran, ama daha çok Arap ve Fars(İran) kültürünün etkisinde gelişmiş bir karma dildir denebilir. Anadolu halkı bu dili anlayamaz, konuşamaz ve yazıda kullanamaz. Bu nedenle Anadolu’da bir de halkın öz benliğine uygun olarak kullandığı bir öz Türkçe vardır. Ama öz Türkçe olan bu dil, üzerinde çalışılmadığı ve Türkçenin kaynaklarından yararlanarak kendisini geliştiremediği için kısır kalmıştır Türkiye Cumhuriyeti öncesinde.
Yüce Atatürk Ulusal Kurtuluş Savaşı ile birlikte yeni Türk Devleti’ni kurarken bir ulusu kaynaştıran en önemli ögenin dil olduğundan hareket ederek Türk Dili’nin gelişimi için çok özverili bir çalışma başlatmıştır.
1.Öğrenimi ve kullanımı çok zor olan Arap alfabesinden vazgeçilerek Latin alfabesi örnek alınarak Türk alfabesine geçiş sağlanmıştır. Okuma ve yazmanın kolaylaştırılması sonucu o gün Arapça olarak Türk nüfusun erkeklerde % 10, kadınlarda % 4 olan okuma yazma oranı kısa süre içinde Türk alfabesi sayesinde yükseltilmiş ve böylece hiç şüphesiz büyük bir devrim gerçekleştirilmiştir.
2.Türkçenin köklerinin araştırılması ve geliştirilmesi için Atatürk’ün yönergesi ve yönlendirmesiyle“Türk dilinin öz güzelliğini ve varsıllığını ortaya çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” amacıyla 12 Temmuz 1932’de bugünkü adı ”Türk Dil Kurumu” olan “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” kurulmuştur.
Türk Dil Kurumu’nun giderleri, Türk Tarih Kurumu ile birlikte Atatürk’ün kendi öz varlıklarından vasiyet ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin kontrol ettiği İş Bankası’nda oluşturulan fondan karşılanıyor.
Günümüz egemenleri devletin sahip olduğu varlıkları özelleştirerek yok pahasına elden çıkarıyor ve birilerine peşkeş çekiyor. Ne acıdır ki, Atatürk’ün kendi kişisel varlıklarıyla kurduğu ve sürekli yaşamasına kaynak sağladığı bu özerk kurum Askeri Müdahale sonucu (1982) –yine özerk ve Atatürk tarafından kurulmuş Türk Tarih Kurumu ile birlikte – bir devlet kurumu haline getirilmiş, özerkliği yok edilmiştir.

Türk Dil Kurumu’nun Çalışmalarına Genel Bir Bakış
1.Atatürk, Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı kaynakları doğrudan inceleyerek döneminin dil bilginlerini araştırmalar yapmaya heveslendirmiş ve yönlendirmiştir.
2.Türk dilinin en eski anıtları olan “Göktürk Yazılı Metinleri” incelenmiş ve Atatürk’ün sağlığında ilk iki cildi yayımlanmıştır.
3. Türkçenin en eski sözlüğü olarak bilinen Divanü Lügati’t Türk (Yazarı-Kaşgarlı Mahmut) ve saadet veren bilgi kitabı olarak tanımlanan Kutadgu Bilig (Yazarı- Yusuf Has Hacib) adlı eserler incelenmiştir.
4.Tarama Sözlüğü ve Derleme Sözlüğü çalışmalarıyla başlangıçtan günümüze Türklerin kullandığı sözcükler gün ışığına çıkarılmış ve Türk dilin zenginleştirilmesi sağlanmıştır.
5.Türkçenin çağdaş anlatım öğelerine kavuşturulması için dilbilgisi ve yazım kuralları, sözlükler, terimler, deyimler, özlü ve atalar sözleri içeriğinde çalışmalar yapılmıştır.

Türk Dil Kurumu’nun Günümüzdeki Etkinlikleri ve Sürdürülen Çalışmaları
Türk Dil Kurumu, 20’si Yüksek Öğretim Kurulu, 20’si Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yüksek Kurulu tarafından seçilen 40 asil üye ve bu üyeler tarafından seçilen Yürütme Kurulu ve bilimsel çalışmaları yürüten Kol ve Komisyonlarla aşağıdaki çalışmaları sürdürmektedir:
1.Sözlük Bilim ve Uygulamaları
2.Gramer Bilim ve Uygulamaları
3.Dil Bilimi bilim ve Uygulamaları
4.Terim Bilim ve Uygulamaları
5.Ağız Araştırmaları Bilim ve Uygulamaları
6.Kaynak Eserler Bilim ve Uygulamaları
1945’te Türk Dil Kurumu tarafından çıkarılan ilk Türkçe Sözlük’te 20.000 sözcük vardı. 1998’de bastırılan Türkçe Sözlük 75.000 sözcük içeriyor. Gelecekte bu zenginliğinin daha da artacağına ve Türk Dili’nin bugün dünya dilleri arasında ulaştığı 5.cilik sırasının daha yukarılara tırmanacağına kuşku yoktur.

Türk Dil Kurumu’nun Önümüzdeki On Yıl İçin Projeleri
1.Karşılaştırmalı Türk Lehçe ve Şiveleri Sözlüğü ve Grameri Saha Araştırması
2.Türkiye Türkçesi Sözlükleri
3.Göktürk Yazılı Belge, Yazıt ve Anıların Albümü
4.Türkiye Türkçesi ve Tarihi Devirler Yazı Dilleri Gramerleri
5.Türk Dünyası Destanlarının Tespiti, Türkiye Türkçesine Aktarılması ve Yayımlanması

Türk Dil Kurumu’nun Süreli Yayınları
1.Türk Dili Dergisi:1951’de yayımlanmaya başlamıştır.
2.Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi: Altı ayda bir yayımlanan Uluslararası hakemli bir dergidir.
3.Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten: Bilimsel bir dergi olup, 1953’ten beri yılda iki sayı olarak yayımlanır.

TÜRKÇE DERSLERİ III
BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 27 Aralık 2008

Türkçemizin zenginliğinden yararlanabiliyor ve dilimizi doğru kullanıyor muyuz?
1945’ten 1998’e Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı iki Türkçe Sözlük’te dilimizin sözlük göstergesinde 20.000 sözcükten 75.000 sözcüğe çıktığını, bunun dilimizin zengin bir kaynağa sahip olduğunu gösterdiğini biliyoruz.
Ne yazık ki dilimizin zenginliğini tam olarak kullanamıyoruz. Günlük yaşamda kullandığımız sözcükler başka dillerde kullanılan sözcük sayısına göre çok düşük bir düzeydedir. Son zamanlarda görsel ve işitsel basında bile dilimizin sözcükler sayısı yönünden kullanılmasında da bu düzeyin çok düşük olduğu konusunda dilcilerin ortak görüşü var. Birkaç yüz sözcükle geçiştirilen programlar, hatta televizyon dizileri bu anlamda sınıfta kalmış durumdadırlar. Sözcükleri kendimize göre anlamlar vererek kullanma yanlışlıkları da dilimize zarar veriyor ve giderek yanlışlıklar topluma yayılıyor. Böyle giderse bir süre sonra sözcükler gerçek anlamlarını sözlüklerde kaybetmese de toplum birbirini anlamakta zorlanacaktır. Giderek Türkçesi varken, özenti ya da gösteriş merakımız yüzünden yabancı karşılıklar kullanılarak da dil kirletiliyor ve zayıflatılıyor. “Gösteri” demek varken neden “show / talk show” denir. “Banka”lar yok oldu, yerine” bank” geldi oturdu. Akbank, Koçbank (Satın alınca “Yapı ve Kredi Bankası”na dönüştü).Gerçi birçok bankamız da yabancıların oldu ya! “Kart”ın yerini “card” alıverdi.“HSBC ”, “Fortis”,”INGBank “ın daha önce hangi Türk bankası olduğunu kaç kişi hatırlayacak bir süre sonra?
Sözcükleri söyler ve yazarken oluşan söyleyiş bozuklukları da bir başka sorun olarak çıkıyor karşımıza.”Yanlış” mı, “yanlış” mı? “Herkes” mi, “herkez” mi? Birincilerin doğru olduğunu belirtip geçelim.
İki arkadaş konuşuyor:”Siz daha ikna değilsiniz yani?” Öteki: “İknayım da, ama…” diye yanıt veriyor. Bu konuşmanın neresini düzeltelim.
İki farklılık arasındaki ilişkiyi anlamayan ya da farklı gözle gören genç “Ne alaka? diye soruyor.”Ne ilgisi var?” diye sorması gerekmez mi?
Konuşma ve yazma hatalarını düzeltebilmek için Türkçe Sözlük ve Yazım Kuralları kitaplarını el altında bulundurmak ve sık sık kararsız, ikircikli kalma durumlarında, hatta “Bu sözcüğün Türkçesini bulup kullanayım.”” diye bu sözlüklere göz atmak bizi doğruya yönlendirecektir. Ama pek çok kişinin, eğitim ve öğretimin öncüsü pek çok öğretmenin, hatta yazma konusunda meraklı olup yazmaya özenen kişilerin bile evlerinde bu sözlükler ya yoktur ya da vitrin süsüdürler.
Osmanlı Devleti döneminde Arapça ve Farsça’nın (İran dili) kirlettiği dilimiz yeni zamanlarda daha çok İngilizce dilinden olmak üzere batı dillerinden etkileniyor.
Dilimizde karşılığı bulunmayan sözcükler için Türk Dil Kurumu’nun Türkçe karşılık üretmek için gösterdiği çaba her türlü değerin, beğeninin(“takdir” demiyorum.) üzerindedir. Buna rağmen özellikle son yıllarda ticaret evlerinin levhalarında yabancı adlara özenti duyulması dilimizi çok hızlı bir biçimde kirletiyor. Bunu önlemede istenirse belediye yönetimleri etkili olabilir. Daha önce de birkaç kez yazdım; turizmin işlerliği için tanıtıcı ticari isimler Türkçesi kullanıldıktan sonra kullanılabilir. Her gün Marmaris sahilinde yaptığım sabah akşam yürüyüşlerinde gördüğüm işletmelerin levhalarındaki yabancı sözcüklerin ne anlama geldiğini anlamakta gerçekten çok başarısızım. Bu görüntü insana kendisini kendi yurdunda yabancı hissettiriyor. İnsana acı veren bir durum!
Korunmayan bir dil zaman içinde yok olur. Dilin yok olması o ulusa ait kültürün yok olması, bir başka deyişle o ulusun yok olması anlamına gelir. Sanırım Kızılderililere ait bir söz olmalı: “Biz ormanlarımızı atalarımızdan miras almadık, gelecek kuşaklardan ödünç aldık.” Ben de derim ki: “Türkçemiz gelecek kuşaklardan bize ödünç verilmiştir.”

TÜRKÇE DERSLERİ (4)
BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 28 Şubat 2009

Bir dili o dildeki sözcüklerin yanında atasözleri, deyimler, tekerlemeler, argo kullanımlar, fıkralar bakımından yüklü oluşu zenginleştirir.
Atasözleri öğütleyicilik özellikleri taşırken, deyimler sözcüklere değişik anlamlar katar. Ancak her ikisi de halkın yaşayışlarıyla halk diline kazandırılmışlar ve nesilden nesile çoğalarak halkın dilinde zenginlik kaynağı olmuşlardır.
“Bugün, günümüzün sosyal, kültürel, siyasal ve benzeri ortamını dilimizin bu zenginliğinden yararlanarak değerlendirmek istersek nasıl bir gazete yazısı ortaya çıkarılabilirdi.” diye düşündüğünüzü varsayarak bir deneme yapalım.
Adalet Bakanı’nın “aba altından değnek gösterdiğini” yazıyor birçok gazeteci ve televizyon yorumcusu. Birçoğunun bu değerlendirmeye pek “aklı yatmış” görünmezken, bir başka basın grubu söylemin toplumsal gerçeklik açısından değerlendirildiğinde sayın bakanın “baş tacı edilmesi” gerektiğini söylemekte bir sakınca görmediler. Konu böyle konunca insanlar “iki arada bir derede ” kaldılar ve “kafaları karıştı.”
Zaten insanlar “diken üstünde oturuyorlardı.” İyice “içlerine kurt düştü.” kararsızların. Eğer bakanın dediğini yapmazlarsa “başları derde girer miydi?”
Şu siyaset denen şey ne acayip bir bölücüydü. “İçtikleri su bile ayrı gitmeyen” nice dostları, konu komşuyu, kardeşleri birbiriyle “kanlı bıçaklı olacak kadar” ayırmıştı. Bazı çıkarcılar bu durumdan mutlu “içleri yağ bağlıyor”,durumun hiç de ülke çıkarı için olmadığını düşünen ulusçu kimliklilerin “içinin yağı eriyordu.”
Toplumun son yıllarda zaten büyük kayıplar içinde olduğunu belirttikten sonra “Acı patlıcanı kırağı çalmaz.” diye söylendi söz alanlardan biri. Bir diğeri “Senin tuzun kuru” nasıl olsa diye yanıtladı onu. Ama “görünen köy kılavuz istemez.”di. “El elin eşeğini türkü çağırarak çağırırdı.”ancak.
Arkalardan biri “Cart kaba kâğıt!” diye bağırınca (eyvah!)” Ortalık karışacak” diye telaşlananlar olduysa da “her kuşun etinin yenmeyeceğini” bilenler usulca “cızlamı çektiler.”
Toplum önderleri “külahlarını önüne koyup düşündükten” sonra “korkulu rüya görmektense uyanık yatmak daha hayırlıdır.” diyerek “el ele vermenin” ve “iş işten geçmeden” halkı uyarmanın yararı ve “birbirlerinin kuyusunu kazmanın” zararı üzerinde durdular.
Acaba “Korkak bezirgân ne kâr eder, ne ziyan” diye düşünüp “kamlumbağaya binmekten” vazgeçecek mi toplum önderleri? Yoksa “birbirlerine kara çalmayı” sürdürüp birlikte “şapa mı oturacaklar?” göreceğiz.

TÜRKÇE DERSLERİ (5)
BAKIŞ/Ahmet NİŞANCI 10 Nisan 2009

Bir ulusun zenginliğinde dil sadece çok önemli bir yer tutmaz, ulusun varlığının ve birliğinin de en önemli birleştireni olarak öne çıkar.
Dili zenginleştiren hiç şüphe yok ki o dilde kullanılan sözcük düzeyinin zenginliği, halk ağızlarının sözcük düzeyindeki zenginlikleri, kavramlar, deyimler, Anadolu ağızlarının deyim düzeyindeki zenginlikleri, söz grupları, sözdizimi, sözdizimi düzeyindeki zenginlik ve anlatım çeşitliliği, atasözleri, Anadolu ağızlarının atasözü zenginlikleri –yerine göre argo söylemlerdeki zenginlikler- ve bunların incelikle kullanılmasıdır.
Söyleşide vurguların önemi: İncelikle kullanılma dendiğinde seçilen sözcüklerin saygınlık anlatmasının yanında, vurgulamalarda gösterilecek doğru seslendirmeler önemlidir. Vurgular, saygı, sevgi, öfke, nefret, içtenlik, içtensizlik, acıma, kırılma, kırma, duyarsızlık, vurdumduymazlık ve benzeri insani hisleri, davranışları ve düşünüşleri sözcükler üzerine gırtlaktan çıkan sesin tonlamalarıyla yerine getirirler. Konuşma dilinde bunu iyi başarmak konuşmaya değer, anlam ve anlaşılırlık katar.
Noktalama imleri (işaretleri): Sözlü anlatımda sesin tonlanmasıyla sağlanan vurgular, yazı dilinde noktalama imlerine ve yazım kurallarına gösterilecek özenle sağlanır.
Daha ilk sınıftan okumaya başlanırken öğretilmeye başlanan noktalama imleri ve yazım kurallarını kullanmakta sıkıntısı olanlar ya bilgisizliklerinden ya da çalakalem yazarken özensiz davrandıklarından ötürü dili anlaşılmaz ya da yanlış anlaşılır bir hale getiriyorlar
Çok bilinen olmasına karşın çarpıcı ve akılda kalıcı olması bakımından noktalama imlerinin önemine dikkat çekmek için iki örnek alalım:
Örnek:1
“Çalış da adam ol, baban gibi eşek olma!”
“Çalış da adam ol baban gibi, eşek olma!”
Yazılışları aynı, anlamları farklı olan bu iki cümleyi anlaşılır kılan virgüllerin kullanılışındaki özendir ve bir virgülün ne kadar önemli ve değerli olduğunun çarpıcı bir örneğidir bu iki cümle.
Örnek:2
Gazetedeki resimde bir erkek ve bir kadın, resmin altında da bir yazı var:
“Kadın gazeteci adam ile söyleşirken görülüyor.”
Bu resimde gazeteci olan kim? Kadın mı erkek mi? Belli değil. Bir de aşağıdaki yazımları inceleyiniz:
“Kadın, gazeteci adam ile söyleşirken görülüyor.”
“Kadın gazeteci, adam ile söyleşirken görülüyor.”
Birinci cümlede erkeğin, ikinci cümlede kadının gazeteci olduğu açık bir biçimde görülüyor Bir virgül cümleyi anlaşılır yapmaya yetiyor.
Dilin güzel ve anlaşılır kullanılmasında aileden başlayarak, okul ve daha sonra toplumsal yaşamdan aldığımız örneklerle öğrenim etkilidir. Toplumsal yaşam içinde dilin doğru ve etkin kullanılmasına katkı sağlayacak en önemli kurum kuşkusuz görsel, işitsel ve yazılı basındır.
Görsel (televizyon) ve işitsel (radyo) basın doğrudan kulağa ve yaşayarak, yaşatarak dilin kullanılmasına katkı sağlar. Bu organlarda görev yapan sunucuların dili doğru kullanmadaki özen ve başarıları yetişen genç nesillerin üzerinde çok büyük bir etkendir. Tekrarlanmadığı sürece bu organlarda yapılan yanlışlar, hatalar fazla etkili olmayabilir insanlar üzerinde. Çünkü söylenir ve geçer.
Yazılı basında çıkacak hatalı dil kullanımları ve yazım hataları kalıcıdır. Her kademedeki ders kitaplarından başlayarak, her türdeki bilimsel/ inceleme ve araştırma eserleri, romanlar, öyküler, şiirler yanında, gazete ve dergilerde günlük haber yapanlar ve köşe yazısı yazanların dilin kullanılmasında çok özenli olması gerekmektedir.
Herkes dilin kullanılmasıyla ilgili kuralları iyi bilmeyebilir. Herkesten de güzel konuşmasını ve yazmasını bekleyemeyiz. Bu bir eğitim-öğretim sorunudur. Ama toplumun önüne her gün çıkan konuşmacıların ve yazarların dilin konuşma ve yazma kurallarını iyi öğrenmek ve uygulamak gibi göz ardı edilemeyecek bir görevi ve sorumluluğu vardır.
Ya bu görev ve sorumluluğun gereğini yerine getirilir, ya da zırt pırt konuşarak, yazarak dilimizin kirletilmesinden vazgeçilir. İkisinin ortası yok.
Dilimiz kimliğimizdir; her gün toplumun önünde olanların kimliğimize hatalı girişlerle kirlilik yaratması kişiliğimizi ve toplumsal yapımızı bozar.

ŞU ERMENİ MESELESİ DEDİKLERİ NEDİR ? – A.Nişancı

ŞU ERMENİ MESELESİ DEDİKLERİ NEDİR? ( Dizi Yazı: 1)
ÇAĞDAŞ MARMARİS – BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 2 Mayıs2009

Son günlerin en önemli siyasi gündemini oluşturan konular içinde yer alan Ermeni Sorunu ülkemiz için gerçekten içinden çıkılması zor bir bilmece olarak ilk sıradadır. Öylesine bir ilklik ki, bu sorun, çözümünde kimin neyi, niçin, nasıl yaptığı ya da yapacağı bilinmeden karmaşık bir yumak halinde çözümsüz duruyor.
Birkaç gün sürecek bu yazı dizisine Türk-Ermeni ilişkilerini olabildiğince derinine inip inceleyerek halkımızı bilgilendirmek ve siyasilere de bu meselenin aslını bir kez daha toplu bilgiler ışığında irdeleme ve analiz etme şansı tanımanın gerekli olduğunu düşünerek başladım.
ERMENİ TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ.
Ermenilerin M.Ö. 6.Yüzyılda Suriye ve Kilikya bölgesinde yaşayan Hititlerden oldukları ya da Nuh’un oğullarından Hayk’a dayandıkları Ermeni tarihçiler tarafından söylenmektedir
Ermeniler tarihleri oyunca Persler, Makedonlar, Selefkitler, Romalılar, Partlar, Sasaniler, Bizanslılar, Araplar ve Türklerin egemenliğinde yaşamış, bu devletlerin hizmetinde bulunmuş, onlar tarafından kurulan küçük derebeylikler halinde yaşamış çok eski bir halktır.

Büyük Selçuklu Devleti(1040-1157) ve Anadolu Selçuklu Devleti(1077-1318) Dönemi:
Ermenileri, Bizans egemenliğindeki baskılardan kurtararak, tarihleri boyunca ilk olarak insanca yaşama hakkı kazandıran Selçuklu Türkleridir.
Büyük Selçuklu Devleti, İlk Hükümdar Tuğrul Bey’in emriyle Komutan Kutalmış Bey’in komutasındaki ordularıyla Eylül 1048’de Pasin Ovası’nda Bizans kuvvetlerini bozguna uğrattığında Ermeniler Bizanslıların egemenliğinde çok zor koşullarda yaşamaktadırlar ve askerlik hizmetleriyle de orduya bağımlıdırlar. Ancak daha 1071’de (26 Ağustos) Hükümdar Alpaslan’ın komutasında Malazgirt Meydan Savaşı ile Büyük Selçuklular Bizans Ordusunu bir kez daha yenecek, Bizans İmparatoru Romen Diyojen esir edilecek, haraca bağlanarak serbest bırakılacak ve Türkler “Selçuklu” adıyla Anadolu topraklarına adım atacaktır.
Büyük Selçuklular ve daha sonra Anadolu toprakları üzerinde kurulan Anadolu Selçuklu Devleti, Ermenilere, bütün başka uyruklara olduğu gibi hoşgörülü davranmış, inançlarını ve sosyal yaşamlarını özgürlük içinde kullanmalarına izin vermiştir.

Osmanlı Devleti Dönemi(1299-1 Kasım 1922)
Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet 1461’de Ermenilere inanç ve vicdan özgürlüğü ile birlikte Ermeni Patrikliği kurmalarına izin vermiş, dinsel ve sosyal hayatlarını serbestçe yaşamalarına fırsat tanımıştır.
Osmanlı uyruğu (teb’ası) olarak Ermeniler askerlikten, kısmen vergilerden bağışlanmışlar, tarımda, ticarette, sanatta, serbestçe çalışmışlar, hatta kendilerine Bayındırlık, Hariciye, Bahriye, Maliye, Hazine, Ulaştırma (Posta-Telgraf), Darphane bakanlıklarına varıncaya kadar devletin en üst görevleri verilmesinde sakınca görülmemiştir. Ermeniler 19. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devleti içinde sadık bir millet olarak “Ermenilerin Altın Çağı”nı yaşamışlardır.
Osmanlı Devleti’nin zayıfladığı son zamanlarında Osmanlı’yı parçalamak ve yıkmak isteyen dış güçlerin / devletlerin kandırmacı umut ve sözlerine kanan Ermeniler isyan ve katliamlarıyla on binlerce Türk ve Ermeni’nin ölümüne neden olmuşlardır.

ŞU ERMENİ MESELESİ DEDİKLERİ NEDİR? (Dizi yazı:2)
BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 4 Mayıs 2009

Osmanlı Devleti’nin Son Zamanlarında Ermeniler:
İngiltere ve Rusya’nın Berlin Antlaşması (13 Temmuz 1878) sonrasında Osmanlı üzerinde oluşturdukları baskı ve Osmanlı’nın iç işlerine karışmaları Anadolu, Rumeli ve Suriye’de yaşayan Ermenilerin Anadolu’da, özellikle Doğu Anadolu ve Kilikya bölgesinde yer altı örgütlenmeleri ve silahlanmasında etken oldu.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı içinde yaşayan Ermeniler düşmanlara karşı Osmanlı ordusunda yer almalarına rağmen, önemli bir kısmı da komitacı olarak düşmanlarla işbirliği yaparak cephe gerisinde kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın yaptıkları katliamlarla yüz binlerce Müslüman Osmanlı’yı öldürmüşlerdir. 1906-1922yılları arasında Anadolu’da ve Kafkaslar’da 517.955 bin Türk, Ermeniler tarafından katledilmiştir ve bu sayı tespit edilemeyenlerle birlikte 2 milyon kişiyi bulmaktadır. Özellikle Doğu Anadolu yöresini harabeye çeviren Ermeniler, yaklaşık bin yıldır birlikte altın yıllarını yaşadıkları Türk yurdunu ihanet içinde parçalamaya çalışmışlardır.
Osmanlı Ordusu, Doğu Anadolu’da Ruslarla savaşırken, Rus Ordusu yanında yer alan Hınçak, Taşnak, Ramgavar, Hınçak İhtilal Komitesi, Silahlılar Cemiyeti, Ermenistan’a Doğru Cemiyeti, Genç Ermenistan Cemiyeti, İttihat ve Halas Cemiyeti, Karahaç Cemiyeti mensubu Ermeni komitacılarla savaşmak zorunda kalmıştır. En sonunda Osmanlı Devleti cephe gerisinde Türk köylerini yakıp yıkan ve katliamlar yapan Ermenileri etkisiz hale getirmek için 24 Nisan1915’te 2345 Ermeni komitacıyı tutuklatmıştır. Arkasından “Yer Değiştirme (Tehcir) Kanunu gelecek ve uygulanacaktır.
Yer Değiştirme (Tehcir) Kanunu ve Uygulaması:
Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesiyle “Ermeni bağımsızlığı için, müttefiklerin davasına hizmet amacıyla” hazırlanan planlarla artan Ermeni hiyanetleri iyice artmıştır. Askerden firarlar, asker ve jandarmaya saldırılar, silah ve mühimmat kaçırmalar, Fransızca- Rusça- Ermenice şifreli yazışmaların ele geçirilmesi, halka yapılan saldırılar ve katliamlar sonucu Osmanlı Devleti karşı güvenlik tedbirlerine başvurmuş, katliamların ve isyanların bastırılması için Osmanlı Meclisi 27 Mayıs 1915’deTehcir Kanunu’nu çıkarmıştır. Dört maddeden oluşan bu kanun “Savaş halinde devlet yönetimine karşı gelenler için askeri birliklerce alınacak tedbirleri” içeriyor.
1.madde: Devlet güçlerine ve kurulu düzene karşı muhalefet, silahla tecavüz ve mukavemet görülürse şiddetle karşı konulması ve imha edilmesi,
2.madde: Silahlı güçlere yönelik casusluk ve ihanetleri tespit edilen köy ve kasabaların başka bölgelere yerleştirilmesi,
3.maddede yürürlük tarihi ve 4.maddede kanunun uygulanmasından sorumlu olacaklar belirtiliyordu.
Başbakanlık 30 Mayıs 1915 günü İçişleri, Harbiye ve Maliye Bakanlıkları’na gönderdiği bir genelge ile de göçün uygulanış biçimi ayrıntılı olarak anlatılmış, göç ettirilecek Ermeni yurttaşların maddi ve manevi zarar görmemesi ve her türlü ihtiyaçlarının karşılanması düşünülmüştü: Göç edenlerin yollarda korunmaları, hastalık halinde yardımlar, geride bıraktıkları taşınır ve taşınmaz mallarının kayıt altına alınması, yedirilmesi, gittikleri yerlerde yerleşimleri…v.b.
Ermeni halk yer değiştirmelerde yerleşilen bölgedeki yerli halkın % 10’unu geçmemek üzere Erzurum, Van, Bitlis’ten göç ettirilenler Musul’un güneyi ile Zor ve Urfa
Sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından göç ettirilenler Suriye’nin doğusu ile Halep’in doğu ve güneydoğusuna yerleştirildiler.
Bu göçlerde Osmanlı arşivindeki belgelere göre 438.758 kişi yer değiştirmiş ve bunların 382.148’i yeni yerleşim bölgelerine sağ ve sağlıklı olarak ulaştırılmıştır.
Yerlerine ulaşamayanların bir kısmı eşkıya ve Arap aşiretlerinin, bir kısmı Dersim bölgesinden geçerken yapılan saldırıların sonucu öldürülmüştür. Yollarda açlıktan, hastalıktan ölenler yaklaşık 25-30 bin kadardır. Tehcirin durdurulmasıyla 10-16 bin kadarının nakli durdurulmuştur. Bir bölümü de Rusya’ya, Amerika’ya ve batı ülkelerine kaçırılmıştır. Kesinlikle kasıtlı öldürme söz konusu olmamıştır.

ŞU ERMENİ MESELESİ DEDİKLERİ NEDİR? (3)
BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 7 Mayıs 2009

Yer değiştirme (tehcir)sırasında Ermeni nüfus hareketleri:
Yer değiştirme döneminde Osmanlı ordusunda silah altında bulundurulan Ermenilerden 50.000 kadarı Rus ordusuna katıldılar. Ayrıca 50.000Ermeni de Türklere karşı savaşmak amacıyla Amerikan ordusunda 3-4 yıllık bir eğitim gördüler. Amerika’da eğitilen bu Ermeniler daha sonra Kafkasya’ya gönderildiler. Savaştan önce ve savaş içinde binlerce Ermeni’nin Amerika’ya kaçtıkları, kaçırıldıkları ve aç, perişan hale düştükleri bilinmektedir.
Ermeni Delegasyonu başkanı Bognos Nubar Paşa’nın verdiği rapor ışığında 600-700 bin nüfus olduğunu, bunun Kafkaslara (250.000), İran’a (40.000), Suriye-Filistin’ (80.000), Musul-Bağdat’a (20.000) giden 390.000 Ermeni’nin göç ettirilenler dışında tutulduğunda yer değiştirilen Ermeni nüfusun 400.000 cıvarında olduğu görülür. İleri sürülen 1-1,5 milyon Ermeni’nin tehcir edildiği ve katledildiği söylemlerinin yalan olduğu da böylece ortaya çıkmaktadır.
Ermeni kaynakları bile bu sayının 695.000 olduğunu söylüyor. Daha sonra Ermenistan Cumhurbaşkanı da olan Prof.Dr. Hatisov, Trabzon Konferansına Hüseyin Rauf Bey’e(14-Mart- 14 Nisan 1918) gönderdiği mesajında Kafkasya’ya Osmanlı yurdundan kaçan ve Ermeni sayısının 400.000 olduğunu söylemektedir. Elbette yer değiştirme sırasında hem Ermeni, hem de Türk nüfustan savaş ve iç isyanlar, salgın hastalıklar, dış saldırılar, yiyecek, nakil araçları eksiklikleri, ağır iklim koşulları nedeniyle ölümler olmuştur. Ama bunları bir soy kırım olarak değerlendirmek hem hukuki değildir, hem de insafsızlıktır, iftiradır.
Özetle verdiğimiz bu rakamlar göstermektedir ki Osmanlı Devleti tehcir uygulaması ile vatandaşı gördüğü ve Türklerden daha rahat bir özgürlük içinde yaşattığı Ermenileri, Türk ordusunu arkadan vurmuş olmalarına rağmen, asimile etmek ve katletmek amacıyla değil, onları korumak ve devletin güvenliğini sağlamak amacıyla ve başarılı bir şekilde yer değiştirmiştir. Yer değiştirme sırasında Ermenilere başta Arap kabilelerinden olmak üzere yapılan pek çok saldırıyı göğüsleyen Osmanlı güvenlik güçleri, hatalı memurlarını da sorgulamış, Divan- Harp’te yargılatmış ve suçlu görülenleri cezalandırmıştır.

Soykırım nedir ve Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi:
Soykırım; Irk, milliyet, etnik ve din farklılıkları nedeniyle insan gruplarının toptan yok edilmesi’dir. İkinci dünya savaşı (1939-1945) sırasında Nazilerin, Yahudilere yaptıkları kitlesel kıyım bir soykırımdır ve 5-6 milyon Yahudi, 3 milyon Sovyet savaş tutsağı, 1 milyon Polonyalı, 1milyon Yugoslav, 200.000 Çingene ve 70.000 özürlü sivil halk yaşamını yitirmiştir bu kıyımda.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1948, dünyada soykırım suçunu önlemek ve bu suçu işleyenleri cezalandırmak için “Soykırım Sözleşmesi’ kabul etmiştir ve Türkiye 1950 yılında sözleşmeye imza koyarak taraf olmuştur.
Bugün Ermeni yandaşı pek çok ülkede Türklerin Ermenilere soykırım uyguladıklarına yönelik tavırları maksatlıdır ve Türkiye’nin güçlü ulusal yapısını bozmaya, ülkemizi zayıflatmaya, küçültmeye ve bölmeye yönelik uluslar arası bir çabanın göstergesidir.

Türklere yönelik Ermeni Terörü ve Ermeni propagandaları:
Türk egemenliğinde ve özgür yurttaşlar olarak bin yıl Türklerle iç içe ve kardeşçe yaşayan Ermenilerin, Türk devlet adamlarına karşı yapılan saldırıları, suikast çalışmaları ve olumsuz propagandalar, daha önceki bölümlerde adını verdiğim Ermeni örgütleri tarafından ara verilmeksizin sürdürülmüştür ve bu çabalar halen sürdürülüyor.
1905’te II. Abdülhamit’e karşı bombalı bir saldırı yapan Ermeni örgütleri, zaman zaman düzenledikleri silahlı ayaklanmalarda binlerce Türk ve Ermeni’nin ölümüne neden olmuşlardır.
Cumhuriyet döneminde uykuya yatan Ermeni terör örgütleri, 1965’ten sonra yeniden faaliyete geçmişler, “Ermenistan Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu (ASALA) adıyla ortaya çıkan örgüt, Türk diplomatları öldürerek yeni bir terör dalgası yaratmışlardır. Avrupa’da, doğu ülkelerinde, Suriye ve Lübnan’da üsler edinen Ermeniler, Kıbrıs Rumları ve Yunanistan ile işbirliği içinde eylemlerini genişletmişler,1980’den sonra da PKK ile işbirliği yaparak eylemlerini sürdürmüşlerdir.

ŞU ERMENİ MESELESİ DEDİKLERİ NEDİR? (4)
BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 11 Mayıs 2009

Ermeni-ASALA- PKK Terör Örgütü İlişkileri:
Ermeni terör örgütleri,1973’lerde başlattıkları diplomatlarımıza yönelik saldırılarını dış dünyanın da tepkileriyle 1980’lerden itibaren PKK terör örgütüyle işbirliği yaparak taktiksel değişikliğe yöneldiler.
Bu işbirliği sonucu:
*1984’teki Eruh ve Şemdinli baskınlarında PKK terör örgütü ön plana sürülürken, ASALA – Ermeni terörü geri plana çekilmiştir. Ancak bu tarihten sonra yapılan birçok terör olayını ASALA- PKK terör örgütleri birlikte üstlenmiştir
* PKK elebaşı Abdullah Öcalan “Büyük Ermenistan hayali fikrine katkılarından ötürü” Ermeni Yazarlar Birliği tarafından onur üyeliğine seçilmiştir.
*Ermeni halk hareketi öncülüğünde Kürdistan Komitesi oluşturulmuştur.
* PKK, 21-28 Nisan 1980 tarihini “Kızıl Hafta” olarak ilan ederken, 24 Nisan tarihini Ermenilerin katledilme günü olarak anmaya başlamıştır.
Birçok toplantısını birlikte yapan Ermeni Hınçak Partisi- ASALA-PKK’nın aldıkları ilginç kararlardan bir bölümü şöyledir:
**Ermeni devleti kurulmuştur, gelişmektedir, topraklarını genişletmeye devam edecek ve atalarının intikamını alacaktır.
**ABD başta olmak üzere, batılı ülkeler Karabağ’da Ermenilerin sürdürdü savaşı haklı bulmaktadır. Bu savaş genişletilerek sürdürülecektir.
**Yapılan propaganda çalışmaları soykırımın dünyada daha iyi bilinmesini ve desteklenmesini sağlamaktadır.
** PKK’ye her türlü yardım yapılarak Türkiye ile var olan iç savaşı desteklenecek, ekonomisi sıfırlanacak ve Türk halkının devlete başkaldırması sağlanacaktır.
**Türkiye bölünecek ve bağımsız bir Kürt Devleti kurulacaktır.
**Bugün Türklerin elinde bulunan topraklar yarın Ermenilerin eline geçecektir.
**Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Marksist-Leninist bir Kürt devleti kurmak ortak amaçtır.
1987’de PKK – Ermeniler arasında yapılan anlaşmayla:
*** Ermeniler, PKK kamplarında birlikte terör eğitimi çalışmaları yapacaklar,
***Ermeniler PKK terör örgütüne her yıl adam başına 5.000 ABD doları ödeme yapacak,
***PKK’nın küçük çaplı eylemlerinde Ermeniler de görev alacak.
1990 (18 Nisan)’da yapılan PKK-ASALA işbirliği toplantısında alınan kararların ir bölümü şöyledir:
****Bundan böyle ASALA ve PKK terör örgütleri birlikte yönetilecek,
****Türkiye Güvenlik Kuvvetlerine ait istihbaratları Ermeniler yapacak,
****Muhtemel devrimden sonra elde edilecek topraklar eşit olarak bölüşülecek,
****Kamp masraflarının %75’ini Ermeniler karşılayacak,
****Türkiye’de büyük şehirlerde eylemler yapılacak, korku salınacak.
Ekim 1992’den itibaren Kuzey Irak’ta üslenen PKK, Türk askerinin sınır ötesi hareketleriyle büyük darbeler alınca İran’a ve Ermenistan’a geçecek ve PKK-Ermeni ilişkileri daha da aktif hale gelecektir.

Ermeni Terör Örgütlerinin Şehit Ettiği Diplomatlarımız:
Ermeniler, 27 Ocak 1973’te ABD Santa Barbara Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ve Konsolosumuz Bahadır Demir’i katlederek başlattıkları diplomatlarımıza yönelik “Bireysel Ermeni Terörü”nü 1975’ten itibaren “Örgütlü Ermeni Terörü”ne çevirmişler, 4 Temmuz 1994 tarihine kadar ülkemizin rahat ve huzurunu bozmak için seri cinayetler işlemişlerdir. Bu dönem içinde 21 ülkede 38 şehirde 39 silahlı, 70 bombalı, 1 işgal olmak üzere 110 saldırı gerçekleştiren Ermeni terör örgütleri büyükelçi(9), konsolos/başkonsolos(8) ataşe/müşavir(13),güvenlik/ diğer görevliler(10), diplomat yakını(2) olmak üzere 42 diplomatımız ve 4 yabancı hayatını kaybetmiştir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da PKK’ye hem lojistik, hem de militan desteği sağlayan ve gizlilik içinde halen bu hainliğini sürdüren Ermenilerle ilgili olarak son zamanlarda gelişen siyasal olayları Türkiye’yi yönetenlerin iyi değerlendirmesi gerekmektedir.

ŞU ERMENİ MESELESİ DEDİKLERİ NEDİR? (Dizi yazı:5)
BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 12 Mayıs 2009

Selçuklular Döneminde Türk-Ermeni İlişkileri:
Anadolu hakimiyeti 7.yy. sonlarında Bizanslılardan Emeviler’e, sonra Abbasilere, 10.yy. sonlarında tekrar Bizanslılara geçer. Bizanslılar Kafkas bölgesindeki Ermeni Bağratuni hanedanında karışıklıklar çıkınca duruma el koyar, Ermeni Ani Hanedanlığı da liderleri İonnas Smbat’ın ölümünden sonra kendilerine katılır ve böylece Gürcistan’ın bir kısmı ile Van bölgesinde Bizans hâkimiyeti gerçekleşir ve Ermeniler çok eziyet görürler ve inançlarını yaşayamazlar.
Selçuklular’ın Anadolu’ya yerleşmesinden sonra Ermenilerin bütün kilise, manastır ve ruhanileri vergiden ayrık tutulurlar. Sosyal yaşantılarına karışılmaz. Buna rağmen Ermenilerin Türklere karşı hainlikleri sürer, birçok kez Bizanslıların ve Haçlı seferleri sırasında Haçlıların yanında yer aldıkları görülür.

Osmanlı-Ermeni İlişkileri:
Osmanlı Devletinin kuruluşu aşamasında Ermeniler, Çukurova, Doğu Anadolu ve Kafkasya bölgesinde küçük beylikler halinde dağınık bir yaşam sürdürmektedirler. Osman Gazi zamanında Ermeni ruhani reisliği Bursa’ya taşınır, inançlarını ve sosyal yaşamlarını özgürce sürdürür Ermeniler. İstanbul’un fethiyle Fatih İstanbul’da Ermeni Patrikliğini kurdurur. Tarih bir dine bağlı bir liderin bir başka din inananları için ruhani bir makam kurdurması hem ilk hem de sondur Fatih ile. Yavuz’un Güney Kafkasya’yı ve Doğu Anadolu’yu fethinden sonra buradaki Ermeniler de İstanbul Ermeni Patrikliğine bağlanırlar; bütün Osmanlı döneminde dinini, dilini, tarihini ve kültürel değerlerini Türklerin koruması ve yardımlarıyla özgür bir ortamda yaşarlar. Türk milleti bir hoşgörü öncüsü ve örneğidir.
1863’te 99 maddeden oluşan Ermeni Milleti Nizamnamesi ile haklarını genişletilen Ermeniler, askerlikten ayrı tutulmuş, askeri okullara girmelerine izin verilmiş, devlete ait resmi ve özel işlere atanmalarına fırsat tanınmış, vezirlik, bakanlık makamına varıncaya kadar birçok üst görevlere atanmaları sağlanmıştır. Türkiye’de yaşayan Ermeni yurttaşlarımızın Türk vatandaşlıklarından şikâyetleri olmamıştır hiçbir zaman.

Lozan Antlaşmasından günümüze Türkiye-Ermeni İlişkileri:
Lozan’da kendilerine bağımsız bir yurt verilmesi özleminde olan Ermeniler, İtilaf Devletleri tarafından dikkate alınmayınca büyük çoğunluk olarak Rusya’ya döndüler. Rusya’daki Sovyet Ermeni Cumhuriyeti yaptıkları bir programla Rusya’dan koruma beklemektedirler. Bu arada Türkiye Cumhuriyeti Rusya ile bir Saldırmazlık Paktı imzalar(17 Aralık 1925). Ermeni Taşnak Komitesi “Birleşik ve Bağımsız Ermenistan” düşüncelerinde ısrarcı olurlar. Programlarını uygulamak için Avrupa’da yaşayan Ermenilerin katkılarını sağlamaya, büyük devletlerin yardımlarını almaya çalışırlar. 1945’te Washington da “Adalet” adıyla bir Amerikan Komitesi, 1946’da (17 Haziran) “Ermeni Haklarını Savunma Derneği” kurarlar ve Anadolu’nun Doğu bölgelerinin (Kars, Ardahan, Van, Bitlis, Elazığ, Erzurum, Sivas, Trabzon şehirlerinin) Wilson tarafından çizildiğini ileri sürdükleri sınır düzeltmeleri iddialarıyla Ermenistan Cumhuriyeti’nin Doğu Anadolu illeriyle birleştirilmesini isterler, isteklerinin 1,5 milyon Ermeni tarafından Birleşmiş Milletlere iletilmesini kararlaştırırlar.
Ermeniler, dünyanın her yerinde her fırsatı değerlendirerek varlıklarını, çıkarlarını koruyabilmek için bulundukları her ülkede yürüyüşler, protestolar, konferanslar, soykırım anıtları gibi her türlü eylemle Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı düşmanlıklarını sürdürmekten bir gün olsun geri durmamaktadırlar. Eylemlerini burada sıralamaya kalkışsak birkaç gün ve onlarca sayfa yazmamız gerekir.
Terör eylemleriyle 1984’e kadar kendinden söz ettiren Ermeni komiteleri, bu tarihten sonra terör için PKK’yı yedekleyerek, Ermeni diasporasını genişleterek ABD’nin bugüne kadar 44 eyaletinde, Avrupa’nın başta Fransa olmak üzere pek çok ülkesinde “Sözde Ermeni Soykırımı” yasalarının kabul edilmesini sağlamıştır.

ŞU ERMENİ MESELESİ DEDİKLERİ NEDİR? ( Dizi yazı: 6)
BAKIŞ/Ahmet NİŞANCI 13 Mayıs 2009
ahnisanci@gmail.com

Ermenistan’ın bağımsızlığı ve Büyük Ermenistan hayali:
SSCB(Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği) zamanında Ermenistan Komünist Partisi olarak varlığını sürdüren Ermeniler, Levon Ter Petrosyan’ın Ermenistan Yüksek Sovyet Başkanı ve Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından 1991’de bağımsızlıklarını ilan ettiler. “Alma Ata Deklarasyonu”nu imzalayarak “Bağımsız Devletler Topluluğu”na katıldılar (1991). 1992’de de Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)’na katıldılar.
Ermenistan Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler Antlaşmalarını, Helsinki ve AGİT ilkelerini çiğneyerek Azerbaycan Cumhuriyeti’nin özerk bölgesi olan Dağlık Karabağ’ı Rusya’nın da yardımıyla işgal ettiler. 26 Şubat 1992’de yaptıkları Hocalı katliamı ile 613 her yaştan Azeri Türk’ünü katlettiler, 1275 Azeri’yi rehin aldılar ve bunların 150’sinin hâlâ ne olduğu bilinmiyor. Bu tam olarak Azeri Türklerine uygulanmış bir soykırımdı.
1915 Ermeni tehciri olaylarını konu alan “Sözde Ermeni Soykırımı”nın tanınmasını isteyerek uluslararası kuruluşlara çağrıda bulunan Ermeniler, daha önce sıraladığımız Türkiye’nin Doğu ve Güney Doğu Anadolu’daki bir kısım şehirlerin topraklarının kendilerine ait olduğunu ileri sürüyorlar. Ermeniler Büyük Ermenistan hayallerini de böylece açığa vurdular.(1990)
Ermeniler için ideal olarak görülen bu hayallerin ne üzücüdür ki destekleyicisi koskoca bir dünyası var bugün, ABD’den başlayarak Avrupa Birliği ülkelerine kadar. Çünkü Türk’ün kendinden başka bir dostu ve haklılığının savunucusu yoktur bu dünyada. Dünyanın gözü ülkemizin üzerinde; O’nu yok etmeye, parçalamaya, paylaşmaya yönelik bir amaçla sınırlandırılmıştır. Bu gerçeği Tür halkına iyi anlatmamız, birlik ve bütünlüğümüz için her türlü özveriyi göstermemiz bir vatan borcudur.

Dünya Ermeni Örgütleri Kongreleri:
Ermeniler, Büyük Ermenistan hayallerini gerçekleştirebilmek için dünyanın pek çok ülkesinde örgütlüdürler ve sık sık kongreler yaparlar. Buraya en önemlilerini alıyorum.
1979 Paris Kongresi:
3-6 Eylül 1979’daki bu kongreye ASALA çok güçlü bir konumla katılmış ve kongrede özellikle terör örgütlerine katılma konusunda birlik sağlanmıştır. Dünyadaki Ermenilerin bir fikir ve bayrak altında toplanması, örgütlenmesi, toprak taleplerinin daha belirgin ve sonuç alıcı hale getirilmesi için: Pan-Ermenizm hareketinin hızlandırılması, dünyada bir “Ermeni Gücü” yaratılması, Rusya’daki Ermenilerin sorunlarının araştırılması ve gerekli yardımların sağlanması, Türkiye’ye doğrudan toprak taleplerinin iletilmesi,Ermeni kilisesine milli karakter kazandırılması,Ermeni Bankası kurulması,Ermeni Merkez Büroları kurulması, yayın ve haberleşme olanaklarının geliştirilmesi kararları alınmıştır.
Kongre sonunda Ermeni şiddet eylemleri ve terör olayları, silahlı eğitim çalışmaları çeşitlenerek artmıştır.
1983 Lozan Kongresi:
ASALA’nın katılmadığı bu kongrede şiddet yanlıları azınlıkta kaldı. Alt terör örgütleri büyük ölçüde tasfiye edildi. Kongrelerin demokratik, parlamenter bir nitelik kazanması için bir Anayasa hazırlanması; Kurucu Heyet oluşturulması ve siyasi görüşlerin sentezinin yapılması; çalışmaların dünyaya duyurulması ve kamuoyu oluşturulması kararlarına yoğunlaşan bu kongre sonunda ılımlılar öne çıkmışsa da, kongreden sonra çatışmalar artmış ve bölünmeler başlamıştır.
1985 Sevr Kongresi
ASALA ve Ermeni terör örgütlerinin temsil edilmediği, Taşnakların temsil niteliğinin tartışıldığı bu kongrede, Ermenileri dünya ölçeğinde temsil edecek bir “Birliğin” kurulmasına çalışıldı. Ermeni Anayasası metni kabul edildi; Tek Ermenilik tek amaç, tek mücadele, tek ses sloganı öne çıkarıldı; Sevr’in geçerli, Lozan’ın geçersizliği; ASALA’nın desteklenmemesi; Türkiye’ye karşı sürekli savaş önerisi ve Yunanistan ile Kıbrıs Rumlarının desteklenmesi kabul edildi;
En ilginç ve düşündürücü olan bir diğer karar ise şöyleydi
Türk sömürgeciliği ile mücadele için, Ermeni ve diğer halklar arasında olduğu kadar, Ermeni ulusal kurtuluş hareketiyle Türkiye’deki ilerici-devrimci hareketler arasında da ittifaklar kurulması ve “Ermeni halkının mücadelesinin kaçınılmaz olarak baskı altındaki öteki halkların davasıyla bağımlı olduğu”nun bilinmesine karar verildi.

ŞU ERMENİ MESELESİ DEDİKLERİ NEDİR? (Dizi yazı: 7)
BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 16Mayıs 2009

Ermeni Anayasası:
“Üçüncü Dünya Ermeni Kongresi” olarak adlandırılan 1985 Sevr Kongresinde Ermeni Anayasa metni kabul ediliyor ve:
Bütün Ermenileri birleştirmek, Ermenilerin vatanlarına dönüşünü sağlayıcı örgütlenme ve hazırlıkları yapmak, kongreyi dünyanın tanımasını sağlamak, (Ermenilere göre) Türk işgali(!) altındaki toprakları kurtarmak için her türlü siyasi ve diplomatik girişimleri sağlamak, Ermeni Ulusal Konseyi/ Genel Kurul/ Yönetim Konseyi oluşturmak ön planda görülen maddeler olarak göze çarpıyor.

Ermeni Kongrelerinin Amaçları:
Yapılan bütün bu kongrelerin ortak amaçları;
*Ermeni terör örgütlerine, Ermeni Örgütlerine, dünya Ermenilerine ve dünyaya çeşitli mesajların daha etkin iletilmesini sağlamak,
*Ermeniler arasında birlik ve beraberliği sağlamak,
*Siyasi istek ve taleplerin bir merkez tarafından yapılması,
*Farklı Ermeni terör örgütleri arasında stratejik uyum ve gelişmenin sağlanması,
*Alınan kararların dünya uluslarınca tartışılabilmesi ve taraftar kazanması için çalışılması olarak özetlenebilir.
Ancak görülen odur ki, bu kongrelerde görüş ayrılıkları açıkça görülürken, bunların nasıl giderilmesi için nasıl önlemler alınacağı üzerinde durulmamıştır.

Ermenilerin talep ve propagandalarında ana unsurlar nelerdir?
Ermeni propagandalarının Tanıtım/ Tazminat/ Toprak talepleri üzerine olduğu önceki bölümlerde belirtilmişti. Bu taleplerin karşılanması için ileri sürülen savlar ise şöyle şekillenmektedir:
**Türkler Ermenistan’ı işgal ederek, topraklarını ellerinden almışlardır,
**Türkler 1877-78 Osmanlı –Rus Savaşı’ndan itibaren Ermenileri planlı bir şekilde soykırıma uğratmıştır,
**Talat Paşa’nın Ermenilerin soykırıma uğratılması için gizli emirleri vardır,
**Soykırıma uğrayan Ermenilerin sayısı 1,5 milyondur.

Ermeni savlarının hiçbirinin geçerliliği yoktur; Niçin?
Türkler Anadolu’ya geldiklerinde bir bağımsız bir Ermenistan yoktur, bu nedenle Ermenilerden toprak alınması kesinlikle söz konusu olamaz.
*Osmanlı-Rus Savaşında Ermenilerin soykırıma uğratılmadıklarını, aksine Ermenilerin pek çok Türk’ü haince katlettiklerini ve Türk ordusunu arkadan vurduklarını, bu nedenle zorunlu göçe başvurulduğunu ve asla soykırımın olmadığını daha önceki bölümlerde istatistik bilgilerle aktarmıştık. Ayrıca Birleşmiş Milletlerin soykırım tanımlamasında bir ırkın ortadan kaldırılması söz konusudur ki, yollarda kaybolan Ermenilerin bu tanım içinde yorumlanması da olanaklı değildir.
*Talat Paşa’nın Ermeni soykırım için gizli emir verdiği bir sahte belgeye dayandırılmaktadır ve tarihçilerimiz tarafından hiçbir kuşku ve tereddüde yer vermeyecek biçimde bu tez çürütülmüştür.
*Ölen Ermenilerin 1,5 milyon olduğu da gerçeği yansıtmıyor. Bütün belgeler bu sayının kat kat yalana dayandığını göstermektedir. Kaybolan Ermenilerin sayısı önceki bölümlerde belirtildiği gibi yaklaşık 25-30 bin kişidir ve bu da yollardaki hastalıklar, Arap saldırganlarının, eşkıya ve çetelerin verdirdiği kayıplardır.
Aynı dönem içinde Ermenilerin baskın ve saldırmalarıyla hayatlarını kaybeden Türklerin sayısının kayıplarla birlikte 2milyonu aştığı gerçeğini hiç kimse göz önüne almayacak mı?
Her şeye karşın savaş sonrasında Osmanlı Hükümetinin emirleri dışına çıkarak azınlıklara karşı suç işledikleri düşünülenler tutuklanmış ve (Nemrut Mustafa Paşa )Divan-ı Harbi’nde yargılanarak suçlu bulunanlar cezalandırılmıştır. Osmanlı adaleti azınlıklara hiçbir zaman farklı davranmamış ve her zaman haklarını korumuştur.

CUMHURİYETİMİZE VE KEMALİZME NİÇİN KARŞIDIRLAR -Ahmet Nişancı

CUMHURİYETİMİZE ve KEMALİZME NİÇİN KARŞIDIRLAR? ( 1 )
ÇAĞDAŞ MARMARİS – BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 14 Ocak 2009

20. yüzyılın başında çöküşü hızlanan Osmanlı İmparatorluğu ve İmparatorluğun başındaki padişah tahtını kurtarma pahasına yabancıların uşağı olma aşamasındadır. Tam bu sırada “Ya bağımsızlık ya ölüm!”sloganıyla ulusun kurtuluşuna ve bağımsız olması gerektiğine inanan bir Mustafa Kemal ortaya çıkıyor ve inandırdığı ulusseverleri ve Türk halkını arkasına alarak bir Kurtuluş Savaşı başlatıyor. Bu savaş başarıya ulaşamamış olsa yaşadığımız bu yurt üzerinde ne bağımsız bir Türk Ulusu, ne büyük çoğunluğu Müslüman olarak yaşayan bir halk ve onun ibadethaneleri olan camiler ve ezan sesleri olmayacaktı bugün.
Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlığında başlayan ve bir türlü dinmek bilmeyen Osmanlı’nın Teokratik Devlet Düzeni ve Padişahlık Tutkuları özlemiyle yanıp tutuşan gerici, dinci ve tutucu anlayış sahipleri Atatürk’ün kurduğu laik, demokratik, çoğulcu devlet anlayışının en iyi yönetim biçimi olan Cumhuriyet’i yıkmak için her yolu deniyorlar, her fırsatı değerlendiriyorlar. Bu amaçlarını yerine getirmek için hem kararlı hem de cesur davranıyorlar. Zaman zaman Atatürkçü Güçler’in dirençleriyle karşılaşıp geri adım atıp bir ileri iki geri yalpalasalar da yeniden toparlanıyor ve bütün birikimlerini ortaya koyarak amaçlarının arkasında durmaktan vazgeçmiyorlar. Uygar, özgür ve insan olmak, insan haklarına saygılı yaşamak bu düşünce ( düşünce demek yanlış olsa da) sahipleri için bir tabu olmaktan öteye geçemiyor.
Türkiye Cumhuriyet’in karakteristik özelliği, laik bir demokrasi ve eşitlikçiliktir; hakça paylaşımdır; insan haklarına saygıdır; yönetenlerin belirlenmesinde haksızlıklara fırsat vermeden demokratik serbest seçimlerle ve herkese seçme seçilme hakkı tanımaktır; suç ve cezaların adilliği ve herkese uygulanabilirliğidir; her türlü inancın yaşanmasına ve ibadetlerin özgürce yerine getirilmesine fırsat tanımaktır; her yurttaşın dilediği yerde oturma ve dolaşım hakkını kullanmasına olanak sağlamak, güvenliğini, sağlığını, eğitimlerini güvence altına almaktır.
Büyük yoğunluğu Ortadoğu coğrafyası üzerinde yaşayan hemen bütün İslam Ülkeleri’ne baktığımızda, inançların egemenlerinin, inançları yönetime etken kılarak halkın inançlarını sömürmesini ve toplumun varlıklarını sadece kendileri için hak gördükleri servetlere dönüştürmenin yollarını bulma telaş ve çabası içinde olduklarını görüyoruz. Bu ülkelerde halkın, çocukların, hele kadının yaşamına ait gerçekler ürperticidir. Erkek egemen toplum anlayışı kadınları yok sayıyor bu ülkelerde. İnançların yaşanmasına getirilen baskı günlük yaşamları çekilmez hale getiriyor, özgürlükler tamamen yok sayılıyor. Gelirlerin paylaşımında yönetenler ile halk arasına uçurumlar yaratılıyor, orta sınıf yok ediliyor, fakirlik giderek toplumun büyük çoğunluğunu teslim alıyor, buna da şans, kader, kısmet aldatmacasıyla kulp takılıyor; yönetenlerin bir eli yağda bir eli balda, şans hep onlardan yana; altta kalanın şans, kader, kısmetten yana canı çıkıyor; Allah böylesine adaletsiz midir?
Son yıllarda ülkemizde de gelir dağılımında adaletsizlikler, orta sınıfın yok edilmesine yönelik büyük ekonomik çarpıklıklar ortaya koydu ve bunlar geçim endekslerinde çok belirgin olarak görülüyor. Üst düzeydeki bürokratlar hariç, her türlü meslek sahibi memurlar, emekliler, işçiler, küçük esnaf, köylüler ülkenin kalkınma büyüklüğünden pay alamadılar, gelirleri düştü. Sanayide, turizmde, tarımda, her türlü sanatlarda yaşanan durgunluk birçok işyerinin kapanmasına, işsizliklerin artmasına yol açtı. Bunun sonucu olarak köşe dönücülüğe koşullanmış, paraya ve çıkarlara endekslenmiş olarak yönlendirilen toplumda, giderek tüm manevi ve etik değerlerin aşındırılmasıyla hem ekonomik dengeler, hem de toplumsal barış bozuldu. Kendileri için her türlü lüksü, konforu büyük bir görgüsüzlük ve umursamaz duymazlık içinde hak görenler türedi. Yönetimsel yöntemlerle taraftarlarını besleyen bu aç gözlü sahipler, beğenmedikleri düşüncelerin sahipliğini yapanları her türlü baskılarla yoksulluğa vardırasıya dirençsizliğe, neme lazımcılığa, giderek vurdumduymazlığa ittiler. Bunun başarılabilmesinde en büyük etken dış güçler ve onların ulus içindeki uzantıları, işbirlikçileri olmuştur.

CUMHURİYETİMİZE VE KEMALİZM’E NİÇİN KARŞIDIRLAR?(2)
BAKIŞ/ 18 Ocak 2009

Bugün yaşı ellinin üzerinde olan yaşlı kuşak kendileri için bir sosyal güvence ve tinsel (manevi) tatmin arama içinde olmamakla beraber, ülkenin ve yetişen genç neslin geleceği üzerine umutsuzluk, mutsuzluk ve düş kırıklığı içindedir. Orta kuşak ( 30- 50 yaşlarındakiler) ile genç kuşak (18- 30 yaşlarındakiler) ülkemizde yaşananları gördükçe rejim üzerindeki oynamaların kendileri için güçlü bir gelecek veremeyeceğini görerek kaygılıdırlar.
Atatürk’ün sağlığında cumhuriyet’e, devrimlere ve Atatürk ilkelerine karşı olan gerici güçler zaman zaman yaptıkları çıkışlarla bunları önlemeye çalışmışlarsa da alınan önlemlerle bu kötü amaçlı çabalar boşa çıkarılabilmiştir. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra özellikle İnönü’nün Cumhurbaşkanlığının son zamanlarında tutucu güçlerin mecliste çoğunluğu ele geçirmeleri sonucu devrimler ve ilkelerden geri dönüşümünün gerçekleştirilebilmesi için halkın eğitiminde devrimci yapının temel taşları olan Köy Enstitüleri ve Halkevlerinin kapatılmasıyla en önemli kaleler yıkılmıştır.
Sevr Antlaşması ile emperyalist (yayılımcı, tekelci) emellerine çok yaklaşmış olan Avrupa’nın sömürgeci ulusları (Fransa, İngiltere, İtalya v.d.) Atatürk’ün başardığı Kurtuluş Savaşı sonunda kabullenmek zorunda kaldıkları Lozan Barış Antlaşması ile sömürgeci anlayışlarını ertelemek zorunda kaldılar, ama bu amaçlarından asla vazgeçmediler. Batılı uluslar içinde bireysel olarak Atatürk’ün büyüklüğünü teslim eden, hatta O’nu yirminci yüzyılın en büyük dehası olarak kabul eden devlet adamları, bilginler, kültür insanları vardır. Ama siyasal olarak sömürgeci anlayışlarını uygulamaya koymaktaki karalılığını sürdüren batılı uluslar, Kurtuluş Savaşı ile amaçlarına engel olan Atatürk’e büyük bir öfke duymakta ve O’nun koyduğu ilkeleri ve yarattığı devrimleri yok etmeden, Atatürk’ü Türk halkının gönlünden silmeden, Cumhuriyet yönetiminden uzaklaştırmadan sömürgeci amaçlarına ulaşamayacaklarını, bir başka deyişle Türk Ulusu’nu köleleştiremeyeceklerini bilmektedirler.
Batılı uluslar Türk ulusunu Kemalizm’den uzaklaştırabilmek, cumhuriyeti yıkmak için çeşitli tezgâhlar kurmakta ve içeride de Osmanlı’nın teokratik devlet yapısını yeniden kurmak isteyenlere göz kırparak, destek vererek onlarla işbirliği yolları aramaktadırlar. Atatürk’ün asker kişiliğiyle diktatör olduğundan, Kemalizm’in demokrasi ruhuyla bağdaşamayacağından, özellikle askeri okulların Kemalist Akademi olarak eğitim vermesinin yanlış olduğuna toplumu inandırmaya çalışarak Kemalizm’e saldırmaktadırlar.
Batı ve onun içerideki yerli işbirlikçileri Kemalizm ideolojiyi ve yerleşik anayasal düzeni değiştirebilmek için pek çok yol kullanmaktadır. Bunlar içinde çok önemli ve etkili olan yollardan birisi Sivil Toplum Örgütleri’nin kullanılmasıdır.
Türkiye’de – dünyada olduğu gibi – yüzlerce, hatta yöresel, mesleksel v.b. amaçlarla kurulmuşları da sayarsak binlerce Dernek, Vakıf, Sendika, Oda var. Bunlar eğer cumhuriyetten, bağımsızlıktan, laik demokrasiden, Atatürk devrimleri ve ilkelerinin savunuculuğundan yana iseler, biz bunlara Demokratik Kitle Örgütleri (DKÖ)diyoruz. Sivil Toplum Kuruluşlar (STK) (Örgütleri) de aynı anlamda kullanılıyorsa da, sözünü ettiğimiz ilkeleri tam olarak vermemektedir; kabullenmemiz olanaklı olmayan, gerici, hatta devrim yasalarıyla yasaklanmış, ama bugün yönetenlerin hoşgörüsü ya da öyle istedikleri için çalışmalarını sürdüren kuruluşları da bu adlandırma içine koymak istedikleri için kullanmak istemiyoruz. Batıda Non-Governmental Organisation (NGO) (Devlet Dışı Organizasyon) olarak adlandırılan bu kuruluşların, özellikle vakıf özelliği taşıyanları ülkemiz için tehlike arz ederler. Bunlar (NGO) Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği (AB)’nin gizli emellerine hizmet eden kuruluşlardır. Doğrudan AB ve NGO’lar demokratikleşme, insan haklarının geliştirilmesi, çevre duyarlılığı ve benzeri bir takım projelere ekonomik destek veriyormuş görüntüsü altında ülkemizde kendileri için uygun buldukları ya da inandırdıkları devlet kurumlarını ve bazı demokratik kitle örgütlerini,basın kuruluşlarını yanlarına çekerler, onlarla işbirliği yaparlar; NGO’lar ülkemizin ulusal değerlerini zayıflatmayı, ülkemizin üretim kaynaklarını ele geçirerek halkımızı sömürmeyi, en nihayet Türkiye Cumhuriyeti’nden bir sömürge devleti oluşturma’yı hedefleyen ABD-AB ülkelerinin yan kuruluşları olarak hizmet etmeyi sürdürürler.
AB ve Önemli NGO’lardan Türkiye’deki hangi kuruluşlara, niçin, hangi ölçüde yardımlar yapıldığını gelecek yazımda örnekleyeceğim.

CUMHURİYETİMİZE VE KEMALİZM’E NİÇİN KARŞIDIRLAR?(3)
BAKIŞ/ 22.Ocak 2009
Yabancı ülkelerin, özellikle AB-ABD ülkelerinin Türkiye’de oluşturdukları yabancı Sivil Toplum Örgütleri (STÖ) kültürel, ekonomik, bilimsel ve siyasal alanlarda Türkiye’deki STÖ’lerle ve medya ile yaptıkları müşterek çalışmalara sağladıkları ekonomik yardımlarla kendilerinin amaçlarına hizmet edecek işbirlikçiler yaratmaktadırlar. Bu çalışmalarıyla resmi yardımlar adı altında Türkiye’de istihbarat, provokasyon (kışkırtıcı), yıkıcı- bölücü faaliyetler yürütmektedirler.
AB’nin Kemalizm’e ve Cumhuriyet’e Karşı Parasal Destekleri:
Bugün tam olarak AB-ABD’nin istediği Türkiye’de merkezi yapının yok edilmesi, devletin ekonomiden süratle çıkması, kişi ve kurumların Atatürkçü Düşünce Sistemi’nden arındırılması ve kendilerinin her istediğini yerine getirecek bir yönetimle teslim olmuş bir Türkiye yaratılmasıdır
Aşağıda AB’den yardım kabul eden Demokratik Kitle Örgütlerinden (DKÖ), özellikle sendika, vakıf, dernek, birlik adlarıyla örnekler verilmiştir. Örneklere dikkat ediniz; bunlar gibi AB’den değişik projeler adıyla alınan yardım sayısı benim sayabildiğim kadarıyla 400’e yakın. Dikkat edilirse yardımlarda kuruş ifade eden sentlere kadar gösterilmiş, verilmiş. Proje adlarına dikkatinizi veriniz; bu projelerle AB’den Demokratik Kitle Örgütlerince yardım kabul edilmesi çıkarlarımızla bağdaşmayacağına inandığımız için olanaklı görülemez. Bu bakımdan ulusun çıkarları doğrultusunda tavır koymayan bu tip örgütleri gerçek anlamlı DKÖ kabul etmek de doğru değil kanımızca. Çünkü parayı alan sonunda para aldığı kurumun borusunu çalar, yani onun amaçlarına hizmet eder.
. AB’den yardım alanlardan birkaçı:
1.)Alan Kurum: Devrimci İşçi Sendikaları (DİSK)
Projenin adı: DİSK üyelerine İnsan Haklarına Saygıyı Öğretme
AB’den aldığı Para: 550.128 Avro
Alınış tarihi: 30.05.2002
2.) Alan Kurum: Türk Demokrasi Vakfı (TDV)
Projenin Adı: Dekorasyon ve Turistik Hediyelerin Tanıtımı ve Satışı
AB’den aldığı Para: 153.098,84 Avro
Alış tarihi:28.12.2004
3.) Alan Kurum: Sivil Kuruluşlar Uyum Derneği (SKUD)
Projenin Adı: Doğal ve Kültürel Miras Çerçevesinde Kırsal Kesim Kadınlarına Sürdürülebilir Geçim Olanağı Sağlama
AB’den aldığı Para:145.623,59 Avro
Alış Tarihi 23.12.004
4.)Alan Kurum: Muğla İli Arı Yetiştiricileri Birliği (MAYBİR)
Projenin Adı: Muğla Arıcılığını Eğitim ve Teknik Destekle Desteklemek
AB’den aldığı Para: 156.606,08 Avro
Alış Tarihi: 23.12.2004
AB’den yardım alan belediye, bakanlık ve Kuzey Kıbrıs’tan birkaç örnek:
1.)Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi: (2001- 2006 ) 40 Milyon Avro
2.)Şanlı Urfa Belediyesi (2001) : 21 Milyon 300 bin Avro
3.)Adalet Bakanlığı: (2002 -2005)
a.Türkiye’de İstinaf Mahkemelerinin Kurulması için 1 Milyon 400 bin Avro;
b.Türkiye’de Denetimli Serbestliğin Kurulması için1 Milyon 525 bin Avro;
c.Türkiye’de Ombudsman Sisteminin Kurulması için 1 Milyon 170 bin Avro.
4.)Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı: (2001) Türkiye’de İnsan Hakları Alanında Reform Programlarının Uygulanması için 5 Milyon392 bin 500 Avro.

CUMHURİYETİMİZ’E VE KEMALİZM’E NİÇİN KARŞIDIRLAR? (4)
BAKIŞ / 28 Ocak 2009

Batı olarak algılanan ABD-AB ülkeleri özünde, insan haklarından, temel hak ve özgürlüklerden, demokrasi ve laik yönetimlerden yana görünseler de, kendileri için sömürülecek ülke olarak gördükleri özellikle Asya, Afrika, Ortadoğu ülkeleri halklarını böl ve yönet yöntemiyle zayıflatmak ve kendilerine hizmet eden sömürge/ köle ülkeler yaratmak amacından asla sapma göstermezler. Bu amaca ulaşabilmelerinin önündeki en büyük engel Türkiye Cumhuriyeti’dir: Neden? ABD ve AB ülkeleri Kemalizm’e ve Türkiye Cumhuriyeti’ne niçin düşman oldukları bu üç madde içinde özetlenebilir.
1.Türkiye; Bağımsızlık, Çağdaş uygarlık, Cumhuriyet, Demokrasi, Laik sosyal devlet ilkeleri üzerine kurulmuş ve bütün mazlum (haksızlığa uğramış, kendisine zulmedilmiş) ülkeler tarafından örnek alınmıştır.
2.Mustafa Kemal’i Türk ulusunun gönlünden silmeden Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamak ve yıkmak olanaklı değildir.
3.Stratejik Coğrafi konumu ve bölgesinde lider ülke olması nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalayıp ve Ortadoğu’da kukla devletler kurmadan ABD- AB’nin Ortadoğu’yu ele geçirip orada at koşturmasına / sömürgeler kurmasına olanak yoktur.
Son soru şudur:
ABD-AB ülkeleri Mustafa Kemal’e ve Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı olmalarını (düşmanlıklarını) nasıl gizliyor ve nasıl gerçekleştirmeyi düşlüyor?
Türkiye’de ulus sevgisi ve bağımsızlık sevdalısı, her aklı başında, biraz siyaset bilgisi olan her Türk “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.”düşüncesinin gerçekliğini kavrıyor, kabul ediyor. Anlamayanlar, kendilerine göre ABD-AB’yi kullandıklarını sanarak takiyyeler (gerçek amaçlarını gizleyerek) amaçladıkları Teokratik Devlet Düzeni’ne geçmek için içeride işbirliği yapanlardır. Bunun sonucu olarak ABD-AB neler yapıyor, bakalım.
1.Türkiye, ABD-AB masallarıyla uykuya yatırılmış bir sömürge ülke adayıdır.
2.Masal 1: “Sizdeki demokrasi ve insan hakları, temel hak ve özgürlükler yeterli değildir. Sizi bu konularda geliştireceğiz Yasalarınızda yaptıracağımız yeni düzenlemeler ile sizi sömürmemizi kolaylaştıracaksınız.”
3.Masal 2:”Sizde azınlıklar var. Bu azınlıklara siz yeterli hoşgörüyü göstermiyorsunuz. Sizi bu konuda eğiteceğiz, azınlıklar aldatmacasıyla böleceğiz, küçülteceğiz Böylece sizi yutmamız kolaylaşacak”
4.Masal 3:”Size gelişmeniz için her türlü maddi desteği sağlıyoruz.”Demokratik Kitle Örgütleri” kanalıyla yaptığımız yardımlar sizin gelişmeniz içindir ve bizim açımızdan büyük bir özveridir. Bu özverilerimizin hatırı için içinizdeki hainlerle işbirlikçiliği yapmamıza da artık göz yumun.”
5.Masal 4:”Orta Doğu’yu yeniden şekillendirirken topraklarınızı kullanmamıza ve komşularınızla aranızın açılmasına göz yumacaksınız.”
6.Masal 5 “Kuzey Irak’ta ileride topraklarınızın bir bölümünü de içine alacak 2. İsrail olarak düşündüğümüz ve ABD için yeni bir askeri üs olacak Kürt Devleti’nin kurulmasına yardımcı olacaksınız. Bundan kaçışınız mümkün değildir; yoksa askerlerinizin başına çuval geçirme işlemlerine devam ederiz.”
SON SÖZLER:
1.TÜRKİYE İÇİN ABD VE AB İÇİMİZE GİRMİŞ BİR TRUVA ATIDIR.
2.ATATÜRK’ÜN KOYMUŞ OLDUĞU BAĞIMSIZLIK VE KARŞILIKLILIK İLKESİNE DAYALI DIŞ SİYASET GÜNLERİNE DÖNÜLMEDİKÇE ÜLKEMİZ İÇİN HUZUR VE RAHAT YOKTUR.
3. TÜRKİYE HER ZORLUĞA RAĞMEN BÖLGESİNDE DÜNYA İÇİN DENGELER KURABİLECEK STRATEJİK BİR ÖNEM TAŞIYOR
4. TÜRKİYE ABD VE AB ÜLKELERİYLE VE KOMŞU ÜLKELERLE OLAN SOSYAL, KÜLTÜREL, EKONOMİK VE SİYASAL İLİŞKİLERİNİ TARAFSIZLIKLA VE ÇIKARLARINA UYGUN BİR SİYASET DENGESİYLE YENİDEN DÜZENLEMELİDİR. 5.TÜRKİYE TAM BAĞIMSIZLIKYOLUNDA HALKIMIZIN DESTEĞİNİ HER ZAMAN YENİDEN ALABİLECEK VE GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE YARATILABİLECEK EKONOMİK, SOSYAL, KÜLTÜREL VARLIKLARA VE SİYASAL ALT YAPIYA SAHİPTİR.
BÜTÜN SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNDE ANAHTAR ŞUDUR:
ATATÜRK İLKELERİNE VE DEVRİMLERİNE SAHİPLİK ETTİKÇE HİÇBİR GÜÇ TÜRKİYE’NİN HIZINI VE ÖNÜNÜ KESEMEZ.

Ahmet Nişancı

YÜCE AD’I KULLANANLAR – Ahmet Nişancı

YÜCE AD’I KULLANANLAR
Yüce Ad’ına sığınarak güzelliklerini her gün yıkıyorlar
Ne zaman, nasıl, hangi güç “Dur!” diyecek bu gidişe?
Köleleştirilmişleri senin affına ulaştıran Resul’ün gibi
Bir kurtarıcı olarak geleceğin günü bekliyor ezilmişlerin.
Senin Yüce Ad’ına sığınarak düzenli dünyanı,
Güzel ve günahsız kullarını yakıyorlar,
Zindanlara atıyorlar acımasızca, haksızca,
Senin Yüce Ad’ını kullanarak çekmişler kılıçlarını
Doğruyorlar ülkemin güzel insanlarını.
Senin Yüce Koruyuculuğuna inananlar
Ne yazık ki inanıyorlar Ad’ını kullananlara,
Ve kurtulamıyorlar kötülerin sofralarından.
“Oku” diye başlayan ilk emrini anlamayanlar
Sildiler bilimin öncülüğünü, tekniğin verilerini,
Sadece yat –kalk talimdedir aldatılmışlar
Senin adına kırbaçlar altında.
Senin Yüce Ad’ına çalmalar, çırpmalar,
Senin Yüce Ad’ına hukuksuzluklar, adaletsizlik,
Senin Yüce Ad’ına yalancı namazlar, oruçlar,
İnanırmış görünüşlü aldatışlar.
Yetimlerin, öksüzlerin günahsızlığına sığınacak
Ve yatacak yeri olmayanların geldiği noktaya
Kim ”dur !“ diyecek Yüce Ad?
5 Haziran 2013