Halkların Mutluluğu Ulus Devlete Sahiplikten Geçer

HALKLARIN MUTLULUĞU ULUS DEVLETE SAHİPLİKTEN GEÇER

Sayın Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer 12 Nisan 2006 günü Harp Akademileri’nde verdikleri konferans ile ulusumuza önemli mesajlar vererek bir kere daha ülkemiz için varolan tehlikelere dikkat çektiler.

İçinde bulunduğumuz yüzyılın en önemli sorunlarının başında siyasal gelişimlerdeki olumsuzluklara bağlı olarak, toplumların güvenliği, kalkınması, açlık ve yoksullukla savaş, ekonomi ve ticaretin önündeki gelişmelere çekilen engeller,çevresel kirlenmeler ve çevrenin kirletilmesi,kitle imha silahlarının yayılmasıyla oluşan uluslararası gerilimler ve adaletsiz gelir dağılımının da varoluşunda ve çoğalmasında etkili olduğunu kabul etmek zorunda olduğumuz kitlesel terör ve bütün bunlara bağlı olarak da denge (istikrar) bozuklukları geliyor.

Açgözlü, sömürgen, emperyalist gelişmiş ülkelerin kendileri için daha fazlasını hak görmeleri nedeniyle, daha fazla özgürlük, daha fazla halkların insan haklarından yararlanmaları yalanlarıyla uyuttukları, kandırdıkları ya da zor kullanarak zorunlu bıraktıkları geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerin insanları her geçen gün daha fazla yoksullaşmakta ve sömürülmektedirler.

Ülkemize dost olduklarını söyleyenlerin sömürgecilikte ve ülkemizi kullanmakta gösterdikleri akıl almaz düzeydeki davranışlarına ne zaman, nasıl karşılık vereceğimiz konusundaki kararsızlığımız sürüyor.

Özelleştirme adı altında ülkemizin bütün varlıkları satışa çıkarılmış, bunların bir bölümü yerli, yabancı demeden satılmış, satılanların bir kısmı yüksek mahkemelerimiz tarafından satışların hukuka aykırılıkları nedeniyle durdurulmuştur. En gelişmiş ülkelerde, Avrupa Birliği ve ABD ülkelerinde devletin ekonomideki ağırlığının %50’nin üzerinde olmasına karşın ülkemizin ekonomisinde devletin ağırlığı %23 kadardı. Son satışlardan sonra bu ağırlığın daha da azalmış olmasına karşın, AB ülkelerinin ve ABD’nin devletimizin ekonomideki ağırlığını iyice azaltmaya yönlendirilmemizde gösterdikleri aşırı baskı ve isteği anlamakta hala geç kalıyorsak, dönüşü olmayan bir yoksulluğun içine çekildiğimizden kimsenin kuşkusu olmasın. Biz bir sömürge ülke olarak görülmekteyiz ve buna ancak biz engel olabiliriz. Ama nasıl?

Sevr heveslileri, Lozan’da alamadıklarını özelleştirme, ülkeyi pazar haline getirme, tarım ve endüstrimizi baltalamakla ele geçirmeye çalışırken, yerli işbirlikçilerini, terörü, bölücülüğü ve dinimizi kullanmaktadırlar. Laik Cumhuriyetimizi ve Atatürk Devrimlerini bu kanallardan yıkmaya çalışıyorlar. Türk milletine düşen görev bu tuzakları fark ettiğimizi ve bu tuzaklara düşmemek için birlik ve beraberlik içinde karşı koyabilecek güçte olduğumuzu dosta düşmana göstermektir. Bunun başarılması, sağduyu ile toplumun bütün katmanlarını kucaklayacak, Atatürkçü Düşünce ışığında bir araya gelecek aydınlar birliğinden geçmektedir.

Birbirine yakın görüş ve düşünüş içinde olup, gerçekten Atatürkçü düşünceyi paylaşan aydınların dağınık siyasal oluşumlar içinde bulunmaları halkımız için çok kötü örnek oluşturmaktadır. Halk, ülkeyi yönetenleri seçen, gerçek demokrasinin oluşumunun en önemli gücüdür. Bu gücü bölmek, bu gücü yanına alamamak, hele hele halkın yanılgılarını önlemek için O’nu uyandırmak görevini yapacak öncülük görevini yapamamak aydınlarımıza yakışmıyor

Halkların mutluluğu ulus devlete sahiplikten geçer; sahipliğe öncülük yapacak aydınlar ne zaman birleşecek? 26 Nisan 2006

Ahmet Nişancı

Halkların Çabuk Ölümleri İçin Dünya Reçeteleri ve Türkiye

HALKLARIN ÇABUK ÖLÜMLERİ İÇİN DÜNYA REÇETELERİ VE TÜRKİYE
1 Temmuz 2006’da hükümetimiz bir tebliğ yayınladı. Bu tebliğe göre sağlık hizmetleri veren kuruluşlara devletin yapacağı ödeme sistemi değiştiriliyor ve hizmet başına yapılan ödeme yerine hastalık başına ödemeye geçiliyor. Bu sistem ile hastalık başına devletin hastaneye ödeyeceği para – ki devletle özel anlaşması olan özel hastaneler, muayene, laboratuar ve röntgen vb. giderler dahil, aynı hastalığı tedavi eden bir poliklinik için 11 YTL, Tıp Merkezi için 24 YTL, Özel Hastane için 25 YTL, Eğitim Hastanesi için 44 YTL, Üniversite Hastanesi için 66 YTL.dir. Hele en komik ve kara mizah örneği olan bilgisayarlı tomografi için 70 Yeni Kuruş, MR için 80 Yeni Kuruş olarak konan ödenek. Karnesi olan köpekler için bile 15-25 YTL belediyelere ödeme yapan devletin insan için öngördüğü sağlık anlayışına bakıp ağlar mısın, güler misin? Böyle bir uygulamaya karşı çıkamayan ya da çıkmayan bir Sağlık Bakanı’na istifa etmek düşer ancak; eğer sağlığın kendisi için bir önemi varsa tabii? Bu bedeller ile sağlık hizmeti alınabilmesinin olanaklı olmadığı ortadadır. Bu durumda sağlık kuruluşu hastadan ek ödeme isteyecektir. Parası olanlar için sorun değil bu durum, ama son 2 ay içinde içinde bile değerinin %30’a varan bölümünü enflasyon [paranın değer yitirmesi] karşısında kaybetmiş az gelirli işçi, memur ve emekli maaşlarıyla bu bedelleri ödemek olanak dışıdır. Bu durum hasta ile sağlık kuruluşlarını karşı karşıya getirecek ve pek çok tatsız olaylar yaşanacaktır.
Tebliğin bir diğer özelliği; birçok ilacın Bedeli Ödenecek İlaçlar Listesinden çıkarılmış olması. Türk Eczacılar Birliği [TEB ] “Tasarruf” adı altında alınan bu önlemlerin maliyetlerin çok artmasına ve çok sayıda ciddi hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabileceğini açıklıyor ve yetkilileri uyarıyor. Örneğin, eklem içi sıvı azalmasında kullanılan ADANT, romatizmada kullanılan ALGO VAX, çocuklarda balgam söktürücü olarak kullanılan AMBROL PEDİATRİK ŞURUP, çinko eksikliğinde kullanılan ZİNCO, gebelerin kalsiyum eksikliğinde kullanılan CALCİUM SANDOZ ve yüzlerce ilaç bedeli ödenecek ilaçlar listesinden çıkarılmıştır. Bu ilaçlardan bir bölümünün maddesel değerinin 1,5-2 YTL olduğu da göz önüne alındığında devleti yönetenlerin ülkeyi ne kadar küçük hesapları bile ödeyemeyecek duruma düşürdüklerini görüp geleceğimizden kaygı duymamak olası mıdır?
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası,”Sağlık Hizmetleri ve Çevrenin Korunması” başlığı altındaki 56. maddesinde: “Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.”
“Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve soysal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir.” diyor.
Anayasa böyle diyor demesine de, IMF direktifiyle uygulamaya konan bu yeni sağlık hizmeti anlayışındaki hizmet dışılığı, birkaç gün önce milletvekili çocuklarının 18 yaş olan bakım sınırını 25 yasa çıkaran hükümet uygulamasından sonra, vatandaşın şöyle anlaması gerektiğini düşünürsek, çok mu haksızlık etmiş oluruz acaba bizi yönetenlere karşı?
“Ey emekli işçi, sizin çok yaşamanız dünyayı yönetenlerin çok da umurunda değildir. Biz de onların dediklerini yapmak zorunda olduğumuz için bizim de umurumuzda değilsiniz. Egemenlerinin ellerinde yeteri kadar stoklanmış memur, işçi ve de robotlar vardır. dünya nüfusu oldukça kalabalıktır, bunun birkaç milyarının açlıktan, hastalıktan, savaştan ölmesi için egemenlerin yapmış olduğu planları bozmak gibi bir lüksümüz ve gücümüz yoktur. Azaltılmış dünya nüfusu daha çok yemek ve lüks isteyen dünya egemenlerini ve bizleri rahatlatacaktır.”
Hükümet böyle yapıyor. Peki, muhalefet nerede? Sivil Toplum Örgütlerinin tepkileri nerede? Toplumun üstüne ölü toprağı dökülmüş gibi. Egemenlerse göbek atıyor olmalılar.
Halkın sırtından sıkıntıyı eksik etmeyen ABD-AB adına IMF reçeteleriyle hükümet edenleri bu milletin nasıl silkeleyip yok saydığının örneği çok yakındadır.
Yurt içi egemenlerinin gözden kaçırdıkları bir şey daha var; bu çatı ulusal egemenlik çatısıdır; yüce Atatürk’ün bağımsızlık karakteriyle kurulmuştur. Bu çatıyı yıkmaya emperyalist, gerici, işbirlikçi egemenlerin gücü yetmeyecektir. Halkın suskunluğunu korkaklığına, bastırıldıklarına yorumlayanlar halkın Kuva-yı Milliye Ruhu’yla neler yaptıklarını bilmeyenlerdir.
Bıçak kemiğe dayandığında/ Bugün “yok” saydığınız bu halk/ Cesur ve yüreklice/ “Bağımsızlık karakterimdir!”/ “Türk! Öğün, güven, çalış!” / Şahlanarak/ Ve kırbacını şakırdatarak / Ve kahkahalar atarak/Koruyacak eserini/ Sizden alacaktır emanetini geri!
Ahmet Nişancı

Genelkurmay Başkanı’nın Altı Çizilecek İlkeli Düşünceleri (3)

GENEL KURMAY BAŞKANI’NIN
ALTI ÇİZİLİCEK İLKELİ DÜŞÜNCELERİ (3)

Bu başlık altında yazdığım ilk iki yazıda Sayın Genel Kurmay Başkanı
Orgeneral İlker BAŞBUĞ’un 14 Nisan 2009 tarihinde Harp Akademileri Komutanlığı’nda yaptığı Yıllık Değerlendirme Konuşması’ndan alıntılar yapmıştım. Bu alıntılar konuşmanın içerisindeki can alıcı noktalar olarak ya da merak ederek konuşmanın tam metnini okuyanların belleklerindedir. Bu yazımda o alıntılar ve konuşmanın tam metni üzerindeki düşüncelerimi paylaşacağım okuyucularımızla.
Sayın Genel Kurmay Başkanı Türk Milleti tanımını Atatürk’ün el yazısındaki satırlarla; “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”tanımıyla artık herkesin anlayacağı biçimde Türk Milleti kavramına son noktayı koyarak Türk Milletine, Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşlerini şöyle açıklıyor:
1.Türk toplumunun modern ve çağdaş bir ulus olmasında Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) her zaman öncü olmuş, askerlik görevini profesyonelce ve şerefle yapmıştır ve yapmaya devam edecektir.
2.TSK’ni demokratlık, insan hakları seçilmişler, atanmışlar, TSK’nın inançsızlığı kisveleri altında –ordumuzu din karşıtı gibi göstermeye çalışarak- sistemli bir biçimde yıpratmaya çalışanlar vardır ve bu ülkemizin ve demokrasimizin gelişmesine engel olmanın ötesinde dinsel bir yönetim isteklerinin örtülü ya da yer yer açık ortaya konması demektir. Bu yaklaşım Atatürk’e ve O’nun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Ordusu’na yapılabilecek en büyük sorumsuzluk ve haksızlıktır.
3. TSK Türk milletinin bağrından doğmuştur; halkın kendisidir, halk için vardır, inançları da, inanışları da sağlamdır; ancak laik, demokratik, sosyal hukuk devleti anlayışı nedeniyle dinsel öğelerin ülke yönetiminde yer almasına karşıdır ve bu ilkesi süreklilik arz eder.
5. Din eksenli cemaatler kendilerini demokratik alanın oyuncuları olarak sunarak halkımızı aldatırken, kendilerinin de güçlü bir konuma geldiklerini varsaymakta, hatta buna inanmakta, ancak hedeflerine engel olarak da en büyük güç olarak gördükleri TSK’ni yıpratmak için her türlü yolu denemektedirler. TSK hukuk devleti kapsamında bu duruma tepkisiz ve etkisiz kalamaz. Kimse yanılgıya düşmesin.
4. Türkiye üniter unsurlar taşıyan bir ulus devlettir. Bölücü terör örgütü ve onların içten ve dışarıdan destekleyenleri demokrasimiz ve ülke bütünlüğüne zarar vermektedir; buna TSK’nın göz yumabileceğini umanlar büyük yanılgı içindedirler.
5. Ulusumuzun üst kimliği Türk Milleti’dir. İkincil kimliklerin(etnik kimlikler gibi) dile getirilmesi ve yaşanması olasıdır. Ancak bu kimliklerin Türk Milleti üst/ortak kimliğinin önüne geçmesine ve Türk Milleti’ni parçalamasına izin verilemez.
6. Terör ülkemiz için sürekli bir tehdit olarak sürüyor. TSK terör örgütüyle mücadelesinde olayların yaşandığı bölgelerdeki masum halkımızın korunmasına ve kandırılmış gençlerin pişmanlıklarının değerlendirilmesinde insan odaklı olma ve iyimser yaklaşmaya özen göstermektedir.
7. Türkiye maddi ve manevi zenginlikleriyle, kararlı, onurlu devlet geleneği ve yapısıyla bulunduğu coğrafyada güçlü ve demokratik kurumlarıyla ve birbirine güvenen insanlarıyla çağdaş bir ulustur. Ulusumuzun bu güçlü yapısını yıkmaya çalışanlar Türk tarihini iyi okusun ve anlasınlar. Tarih ilerisini görmek içindir ve görmeyenler için acımasızdır.
Sonuç olarak: Sayın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker BAŞBUĞ’un konuşması Türk Halkının kafasında yanıtını bulamadığı ve umutsuzluklar, korku, güvensizlik yaratan birçok soruyu yanıtlıyor ve yurtsever yüreklere su serpiyor.
Son zamanlarda içinde yaşadığımız, ülkemiz için sorun olabilen bütün konuları içeren, onları ele alırken çağdaş, demokrat ve tutarlı kimliğinden ödün vermeyen, verdiği mesajlarla asıl muhatapları hiç sapmadan tespit ederek anlaşılır biçimde aktaran çok başarılı bir akademik konuşma Sayın Başbuğ’un konuşması.
Ben şahsım adına Sayın Genelkurmay Başkanımıza bana ve ülkemiz halkına verdiği güven ve huzur için en derin, en içten, yürekten teşekkürlerimi, saygılarımı sunuyorum. Türk Yurdunu ve Türk Ulusunu seven her Türk’ün de benim bu duygularımı paylaşacağına inanıyorum.
Üç gün süren bu yazı serimde elbette üzerinde duramadığım başka ayrıntılar da var. Meraklıları bu konuşmanın tümünü “tsk.mil.tr” adresinde Genel Kurmay Başkanlığı sitesinden mutlaka okumalıdırlar ve her tanıdıklarına, yakınlarına okutmalıdırlar.
22 Nisan 2009
Ahmet Nişancı

Genelkurmay Başkanı’nın Altı Çizilecek İlkeli Düşünceleri (2)

GENELKURMAY BAŞKANI’NIN
ALTI ÇİZİLECEK İLKELİ DÜŞÜNCELERİ (2)
(Aşağıda tırnak içinde, italik ve koyu renklerle yazılmış parçalar Sayın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker BAŞBUĞ’un 14 Nisan 2009 tarihinde Harp Akademileri Komutanlığı’nda yaptığı Yıllık Değerlendirme Konuşması’ndan alınmıştır. Daha önce yayınlanan birinci bölüm ve bu ikinci bölüm için kişisel değerlendirmem üçüncü bölümde yapılacaktır.)

“Kimse Türkiye’den, ne Türkiye’nin ulus-devlet ve üniter-devlet yapısını zayıflatabilecek ne de Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez maddelerinin değiştirilmesi yönünde isteklerde bulunabilir”.
“Türk Silahlı Kuvvetleri; Atatürk’ün bize emanet ettiği ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.”
“Ülkeye ve devlete duyulan sadakat çok önemlidir. Ulus devlet olgusu, vatandaşlarının sadakatine bağlıdır….Ülke sevgisi üzerine bina edilen vatanseverlik, hem akıllı bir sadakat hem de duygusal bir bağlılıktır”
“Türk Silahlı Kuvvetleri; ATATÜRK’ün bize emanet ettiği ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.”

“Terörle mücadele; devlet tarafından ve topyekün şekilde, esas itibariyle, güvenlik, ekonomik, sosyo-kültürel (eğitim ve sağlık dahil) propaganda ve uluslar arası alanlarda, birbiriyle paralel ve koordineli olarak yürütülen faaliyetlerdir.”
“…terörizm ile teröristler bir bütünün parçalarıdır”
“Terörle mücadelenin ana stratejik prensibi, bu mücadelenin insan odaklı olmasıdır.”
“Üzerinde önemle durulması gereken bir diğer konu a terörist ile masum bölge halkının karıştırılmamasıdır. Terör olaylarının yaşandığı bölgelerde, toplumun bütününü potansiyel terörist olarak görmek ve düşünmek terörle mücadelede yapılabilecek en büyük hatadır.”
“…tehdidin nitelikleri ve boyutları değişinceye kadar e Bölücü Terör Örgütü etkisiz hale getirilinceye kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu görev ve sorumluluğu devam edecektir.”

“Laiklik ilkesi Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesinin temel direklerinden biridir.”
“Cumhuriyetin muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma hedefine ulaşılması için siyasal yönetim biçiminin demokrasi olması da son derece doğaldır. Çünkü modern bir cumhuriyet ancak demokrasi ile gerçekleştirilebilir.”

“Askerlik, moral değerlere önem veren mesleklerin başında gelmektedir….Bu açıdan ordunun halkımızın değerlerine saygı duymaması düşünülemez….Açıkça söyleyebiliriz ki, Silahlı Kuvvetler hiçbir dönemde dine karşı olmamıştır.” Bizim karşı olduğumuz husus siyasi ve kişisel amaç ve çıkarlar için; dinin ve dini duyguların alet edilmesidir, araç olarak kullanılmasıdır.”
“….Türk Silahlı Kuvvetlerinin din karşıtı bir kurum olarak gösterilmesi; Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’e ve O’nun ordusuna karşı yapılabilecek en büyük sorumsuzluk ve haksızlıktır.”
“….bugün de bazı din eksenli cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmekte ve çeşitli nedenlerle de görünürde kendilerinin güçlü bir konuma geldiğine inanmaktadırlar….bazı cemaatler hedeflerine ulaşmada kendileri için en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görmektedir….her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadırlar.Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında Türk Silahlı Kuvvetlerinin tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük bir yanılgıdır.”

“Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır.”
“Bu hassas coğrafyada sahip olduğu maddi ve manevi bütün zenginlikleri ile güven ve istikrarı simgeleyen Türkiye, güçlü ve demokratik kurumları, ekonomik gücü ve birbirine güvenen insanları ile çağdaş topluluklar içinde hak ettiği yeri almak zorundadır.” (Sürecek)
17 Nisan 2009
Ahmet Nişancı

Genel Kurmay Başkanı’nın Altı Çizilecek İlkeli Düşünceleri (1)

GENEL KURMAY BAŞKANI’NIN
ALTI ÇİZİLECEK İLKELİ DÜŞÜNCELERİ (1)
(Aşağıda tırnak içinde, italik ve koyu renklerle yazılmış parçalar Sayın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker BAŞBUĞ’un 14 Nisan 2009 tarihinde Harp Akademileri Komutanlığı’nda yaptığı Yıllık Değerlendirme Konuşması’ndan alınmıştır. Bu alıntılarla ilgili kişisel değerlendirmem bu alıntıların devamı ikinci bölüm sonunda yapılacaktır.)

“Askerliği diğer profesyonel mesleklerden ayıran temel farklılıkların başında, askerlikte maddi gereksinimlerin önceliğinin daha az oluşu ve askerliğin bir meslekten ziyade adeta bir yaşam biçimi oluşudur.”

“Toplumların dönüşümünde, modernleşmede asker daima öncü olmuştur.”

“Askerliğin şerefi, toplumun yaşam ve güvenliği için hayati sorumluluğa sahip olunmasından gelmektedir.”

“…demokratlık kisvesi altında Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak amacıyla Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sistematik muhalefet yapılması demokrasimizi geliştirmeyecektir.”

“…bu asker, Türk milletinin bizatihi kendisidir….Kim ne derse desin, Türk milletinin ordusu halktır, halktandır, halk içindir.”

“Elbette dün olduğu gibi, bugün de Türk Silahlı Kuvvetleri vazifesini Anayasa’da ifade edilen Cumhuriyetin temel niteliklerine bağlı olarak yürütmeye devam edecektir. Demokrasi, laiklik, sosyal ve hukuk devleti olmak, bunlar vazgeçilmez unsurlardır.”

Anayasamızın 5.maddesi:
“Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyet ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak…” diyor. Bunu hangi kurumlar sağlayacaktır? Bunların içinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önemi göz ardı edilebilir mi?

“Bölücü Terör Örgütü halkımızı hedef alarak, ulus-devlet ve üniter-devlet yapımızı
ve demokrasimizi tehdit etmektedir.”

“Ne Osmanlı İmparatorluğu döneminde, ne de Cumhuriyet döneminde hiçbir kurumumuz etnik temelde yapılandırılmamıştır…
Her Türk vatandaşı, hiçbir fark gözetilmeksizin Türk Silahlı Kuvvetlerinde Anayasal görev ve hak olan askerlik hizmetini eşit şekilde yerine getirmektedir. Bölücü Terör Örgütüne karşı sürdürdüğümüz mücadelede, şehitlik ve gazilik mertebesine ulaşmış kahramanlarımız arasında çok sayıda Kürt ve Zaza kökenli vatan evladı vardır”

“Modern ulus-devlet anlayışı ve liberal demokrasi, bireysel özgürlüklerin önünü kapatmaz. Aksine modern ulus-devlet, bireysel kültürel özgürlükleri genişletir, kalitesini artırır.”

“Çağdaş demokratik toplumlarda, üst/ortak kimliğin dışında, kültürel ikincil kimlik özelliklerinin de dile getirilmesi ve yaşanması mümkündür. Önemli olan kültürel ikincil kimliklerin, bizi bir arada tutan üst/ortak kimliğin önüne geçerek, onu parçalayan egemen bir kimlik haline dönüşmemesidir.”

“Bireysel özgürlüklerin sınırının, azınlık ve grup hakları ile kesişmesine, yeni azınlıklar ve üst-kimlikler yaratılmasına izin veremeyiz. Tarihsel hafızamız, ulusumuzun mutlu ve müreffeh geleceği ve anayasal düzenimizin korunması bunu gerektirmektedir.” (Sürecek)
15 Nisan 2009
Ahmet Nişancı

Geçmişten Günümüze Türkiye’de Siyaset (2)

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’DE SİYASET (2)

Türk siyasal yaşamının demirbaş siyasileri vardır. Her dönemde başrol oynarlar ve bu oyunları sürsün diye hemen hemen her partide boy gösterirler. Genç nesil tanımaz ama birini özellikle tanıtmak isterim:
1950’de Demokrat Parti’den milletvekili olup TBMM’ne girdi. Bakan oldu. Halkevlerinin kapatılmasında meclis kürsüsünde en önde görev yaptı. Birkaç yıl sonra Halkevleri’nin kapısına kilit vurulmasında büyük göre üstlenmiş bu şahsı CHP saflarına katılmış görürüz. Bir evlat gibi gördüğümüz halkın uyanışının yaratıcı evlerini kapattıran adamı CHP de hangi akla hizmetse içine aldı; Türkiye’de siyaset böyle bir şey işte! Bu adamı daha sonra Hürriyet Partisi’nde, arkasından Güven Partisi’nde görüyoruz. Bir de baktık ki 1983’te Anavatan Partisi’nden tekrar TBMM’de. Ve de Cumhurbaşkanlığı’na aday. Hem de “Kendiliğimden adaylık için başvurmam:” tafralarıyla. Bulunmaz büyük adam ya! Saydınız mı kaç ocak -pardon kaç parti- dolanmış. Mübarek modern Evliya Çelebi! Peki, kim bu bulunmaz adam acaba, kaç kişi hatırlayacak adını? Eski tüfekler hatırlayabilir sanırım, ama ben yetişen yeni nesil için hatırlatayım: Fethi Çelikbaş…
Günümüzün Fethi Çelikbaş’larını görmenize yardımcı olsun diye verdim bu örneği.
Adam hem “Atatürkçü” olduğunu söyleyip hem de seçilebilmek uğruna Atatürkçülük’ün altını oyanların amaçlarıyla siyasi geleceğini birleştirebiliyorsa işte size bir Fethi Çelikbaş.
Siyaset yapmak isteyen bir insan içinde bulunduğu partinin siyasetini beğenmeyebilir. Yapacağı iş oradaki siyaseti değiştirmeye çalışmak olmalıdır değil mi? Ama öyle yapmıyor; işin kolayına kaçıyor, kendisi için daha iyi olanaklar sunduğunu sandığı aynı doğrultudaki partiye yönlenip önce partiyi küçültmek, bölmek isteyenlerin oyununa geliyor, ya da aksi yönde siyaset yapan bir başka partiye yamanıyor seçilmek uğruna. Atatürkçü idealizm nerede kaldı? Böyle yapanlar için az ya da çok kınalar yakılacak 29 Mart’ın bitiminde.
Niçin mi?
Atatürk’ün devrimlerini, ilkelerini, vasiyetini, amaçlarını, inançlarını geçersiz kılmak için çalışanların değirmenine su taşıyanlara alkış mı tutacak bu halk sanıyorsunuz? Elbette kına yakacak… Bu düşünceleri sanmayın ki Marmaris için söylüyorum. Türkiye gerçeği içinde denizde bir damla Marmaris, ama Marmaris de bir gerçek..
Gerçek aydınlarının öncülüğünde, ezilmiş, horlanmış, yoksunlaştırılmış, yoksullaştırılmış insanlara kişilik, benlik, ulus bilinci verilmek istenen bir zaman diliminden geçiyor Türkiye.
Şu Türkiye’nin görüntüsüne bakar mısınız? Arabeskin vıcıklığında bir toplum var; kültür ve eğitim düzeyi düşük, gelir dağılımı düzensizlik, eşitsizlik ve nafaka düzeni üzerine kurulmuş, yolsuzluklar, rüşvet sıradan işler sınıfına indirgenmiş, yerli üretim ve sanayisi çöküntü içinde, Cumhuriyet’in bütün kazanımları haraç mezat satılmış ve satılmakta. Çağdaş demokrasi adı altında demokrasi maskara bir görünüm almış; yasak olması gereken her şey serbest, serbest olması gerekenler yasak. Dış ve iç borçlar gırtlağa dayanmış. Yüksek siyaset yaptığını söyleyenler kendileri için her türlü güvenceyi sağlamışlar ama ülkenin geleceği için yaptıkları bir şey yok. Atatürk’ten önce böyleydi, Atatürk’ten sonra da böyle sürüp gidiyor.
Türkiye için siyasi tarih “Atatürk’ten Önce” ve “Atatürk’ten Sonra” diye ayrılmıştır. Yani dün dediğimizde Osmanlı’nın çöküşünden Atatürk’e kadar olan dönemi, bugün dediğimizde de Atatürk’ten sonrasını anlamalısınız. Atatürk’ten sonra hep böyle sürüp gidiyor bu işler.
Atatürk’ün emeğini ve vasiyetini iptal eden ideoloji bugün Türkiye siyasetine egemendir ve siyaset her yelpazede öylesine kirlenmiştir ki gençliğin ve torunlarımızın, dolayısıyla ülkemizin ödünsüz ve bağımsız geleceğinden endişe duymamak olası değildir.
Türkiye’nin geleceğine yön verdiğine ve güvence olduğuna inandığım ideoloji, Atatürk’ün Anayasamıza da yansıttığı altı ok’un simgelediği anlamda saklıdır. Bugün bu altı ok’tan nelerin kaldığını ve işbaşındakilerin altı ok için neler yaptıklarını ya da yapmakta olduklarını, ödün verici tutumlarını tartışmayı sonraya bırakarak, bu seçimde de yine Atatürk’ten yana oy kullanmak bir görevdir diye düşünüyorum; oyların bir yerde toplanabilmesi adına.
Önümüzdeki seçim, bir yerel yönetimleri belirleme sürecinden çok, Türk halkı için demokrasinin önündeki engellerin kaldırılabilmesinin nerede olduğunu düşünerek oy kullanma dönemi olacaktır. 25 Mart 2009

Ahmet Nişancı

Geçmişten Günümüze Türkiye’de Siyaset (1)

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’DE SİYASET (1)

Memleketin durumu gerçekten de çok kötü. Hem bugünümüz, hem de yarınımız karanlık bu gidişle.
İkinci Abdülhamit döneminde İstanbul’da daha rahat yaşamanın yolunu bulanlar için meşrutiyet yönetimi kötülüğün başlangıcı sayılmıştır.
Günümüzde de Atatürk Cumhuriyeti’nin kazanımlarını kişisel çıkarlarına uygun bulmayan gerici güç odakları Osmanlı saltanatı günlerine dönmenin yollarını arıyorlar.
Toplasan kaç kişi olduğu sayılabilecek kadar az olan bu gerici güç odaklarının öncüleri bir yolunu bulup halkın inançlarını sömürmeyi başararak kendileri için bir yoğunluk oluşturuyorlar ve çağdaş yaşamın içinden insanları alıp mutluluklarına tekme vurdurarak geriye götürebiliyorlar. Bu iş yapılırken fakir, fukara edebiyatı, din, iman uyutması, biraz da sadaka dağıtımlarıyla halk inandırılır, döndürülür, besleme basının ve korunacak yandaşların yardımlarıyla çevre büyütülür, bol keseden halka sözler verilir, güç ele geçtikten sonra da her şey unutulur, ama halkında gözü kapatılarak verilen sözleri hatırlamaması için her türlü hokkabazlık yapılır. Gücün toplandığı küçük bir azınlığın başlarındaki kişi padişah yetkileriyle donansın diye her türlü sayısal çoğunluk sağlanarak – insan haklarına / dünya hukukuna uygun olsun olmasın – hukuksal ayarlamalar yapılır. Halkın uyananlarına ya da halkı uyandırmak isteyenlere karşı her türlü hukuksal (!) tedbir alınır ve halk ve halk adına konuşanlar susturulur.
Büyük halk kitlelerin düşleri hiçbir zaman “bir lokma, bir hırka” düşüncesinin ötesine geçememiştir dünden bugüne. Halk her zaman yoksuldur, muhtaçtır.
Kimdir halk; kol gücüyle alın teriyle yaşamaya çalışan tarla emekçisi köylüdür, fabrika emekçisi işçidir, küçük devlet memurudur, emekli memurdur, emekli işçidir, küçük esnaf ve esnaflıktan emekli bağ- kur’lulardır. Ve bunlar toplumun % 80/ 90’ını oluştururlar.
Ve toplumun % 80/ 90’ını oluşturan bu büyük topluluk üç beş siyasinin ağzına bakar. Oylarıyla onları kendilerini yönetsin diye vekil eder, bu vekiller bir eli yağda bir eli balda bolluk içinde yaşarlar, yakınlarının da her türlü devlet olanaklarından yararlanmasını sağlarlar; bütün sağlık kuruluşları onlara sırasız ve sayısız olanakları bir kuruş ödemeden sunarlar yurt içinde ve yurt dışında. En iyi şekilde devletin bütün olanakları sunularak korunurlar, dokunulmazlar. Geziler, eğlenceler, her türlü tatlar, olanak sağlayan kapılar onlar içindir. Aslında her şey halkın olmasına karşın, her şeyi kendileri için kullanırlar ve bunu da halk adına yaptıklarını, halkı rahat ettirmek için gece gündüz bütün güçleriyle çalıştıklarını söyleyerek bin bir yalan söylemekten kaçınmaz ve utanç duymazlar. Çok rahattırlar, halka hizmet etmenin (!) verdiği mutlulukla adeta uçarlar.
Yurt sorunlarını tümüyle görebilecek aydınlar, yazarlar, siyasetçiler de var tabii. Aydınlar ve yazarların bir bölümü bir yolunu bulup, başarıp zenginleştikten sonra halktan koptular; onları artık halktan yana aydın ve yazar olarak görmek doğru değil elbette.
Gerçekten halkçı aydın ve yazarlar bu ülke insanını kendi haklarına sahiplik edecek biçimde yetiştirebilmek için büyük çaba harcadılar; onlara söylenebilecek çok fazla sitemi olmamalı bu halkın.
Gerçekten halk adına siyaset yaptığını söyleyenlere söylenecek çok sözü var bu milletin. Her şeyden önce söylenecek olan şu; sosyal demokrat ya da demokratik solcu olduğunu söyleyen siyasiler bu ülkede halk ile yeterli iletişim ve ilişki kurmayı başaramadıkları gibi, birbirleriyle olan ilişkilerini de sıcak, candan ve samimi tutamadılar. Üstelik sürekli birbirlerinin altını oyarak yükselme yolunu tuttular; hiç yerin altını oyarak yükselmek olası mı? Oyulan çukurun kendilerini daha aşağı çekeceğini hiçbir zaman görmek ve kabul etmek istemediler.
Demokrasi ile yönetildiği söylenilen bir ülkede ve demokrasinin halk yönetimi olduğu gerçeğine rağmen adı büyük meclisimizde gerçekten halkın temsilcilerini ara ki bulasın!
Meydanlar“ o dedi, ben dedim” ile oy avcılığına çıkmış mahalle kavgacılarının seyir yerine, halk da “şamar oğlanlarına” döndürülmüş; aç, susuz, işsiz, güçsüz… Yazık bu halka!
( Sürecek)

21 Mart 2009
Ahmet Nişancı

Eylemli Yaşamak

EYLEMLİ YAŞAMAK

Yazmak bir eylemdir. Soluk almaktır yazmak. Yaşamak bir aşktır. Yaşamanın aşka dönüşümünü de aşkın anlatımını da yazmada bulur çok insan. Eğer aşkın sihirli gücünü bütün benliğinde yaşamak istiyorsa kişi, o sihrin albenisini, çekiciliğini, hayat vericiliğini de anlatabilme becerisini gösterebilmelidir, yaşadığını tam olarak duyumsayabilmek için.
Herkes başaramaz aşkı ve yaşamayı anlatmayı. Gençlik aşkları sınırsız ve ne olacağını bilmeden, ama merak da edilerek “Bakın nasıl da içiyorum.” dedirten ilk alınan alkoller gibidir; anlamadan sarar ve sarhoş eder, ruhunda çılgınlıklara varasıya deli eden pembe hayaller kurdurur ve bulutlarda uçurur insanı.
Zaman içinde soğuyan ve kaybolan çocukluk ve ilk gençlik aşkları giderek yerini deneylerle aklın egemenliğine terk eder.
Bir türlü açığa vurulamayan gizli ve gizemli aşk içinde saklanan sessizliğin gücü giderek güçlenir ve sese dönüşür, insana açığa vurulmasının gerekliliğini düşündüren yeni bir güç oluşur bu seste. Sesin kendisi bir güçtür aslında. Ama açığa çıkmayan, ne kadar güçlü olursa olsun insanın kendi içine haykıran sesin yaşamaya katacağı etki kişinin kendisini huzursuz edecek bir boyut kazanır sonuçta. Âşık olmak yetmez; aşk senden âşık olduğun insana, varlığa geçmedikçe, onu da etkilemedikçe, karşılıklı olarak aşkı yaşamadıkça bir üzüntüdür, kederdir, derttir aşk.
Gerçekte aşk değil, aşklar vardır; insandan insana, insandan vatana, vatandan bağımsızlığa, özgürlüğe, bütün insanlığa, doğuran ve doyuranlara hayat veren, başağa, kurda kuşa, börtü böceğe, yaşama can veren suya, toprağa uzanan aşklar.
Bütün sorun bu aşkları yaşatacak, büyütecek, güçlendirecek ve mutlu sona erdirecek özgüvenle çevresine güven veren bir güç olabilmeyi becerecek bir ses olabilmektedir; haksızlıklara, yanlışlıklara başkaldırabilen, eyleme dönüşebilen bir ses !..
Ses, insan eyleminin adıdır. Eylemli ses sorgulayıcıdır, duyurucudur, doyurucudur, yol göstericidir. Sessiz insan bir hiçtir. Duyarlı olduğu varsayılsa da içe dönük olan bir insan eylemsizdir, ürkek ve korkaktır. Ürkeklik ve korkaklık başarısızlığın ve yaşamdan, bir başka deyişle aşktan kopukluğun üretkenleridir.
Yiğitlik varsa aşk, aşk varsa yaşam vardır.
Yaşamak aşk, aşk yaşamaktır.
Aşk soluk almaktır.
Yaşamak, aşkı, soluk almayı seslendirmektir.
Seslendirmenin en güzel biçimidir yazmak.
Yazmak eylemdir, eylem yazmaktır.
Yazmak kalıcı, ulaşıcı bir eylemdir yaşamak için.
Demokrasi bir toplumsal yaşam biçimidir.
Ve Vatan Aşkı aşkların en üstünüdür!
Sonuçları olumlu bir biçimde deneyimlerle yaşanmış bir demokrasinin bozulmaya çalışıldığı; ulusumuzun yeniden demokrasiden sınava tutulduğu şu günlerde aydınlık güzel sabahlara uyanmak düşüncesini eyleme dönüştürememek güzel aşklara, hele de vatan aşkına veda etmekle birdir.
Vatan aşkına veda etmek mi?
Bu asla mümkün değil!
Vatanımızın birlik ve bütünlüğüne, bağımsızlığına çomak sokanlara karşı gerekiyorsa eylemle karşı koyamamak vatan aşkından vazgeçmekle eş değerdedir!
Vatan aşkı eylemli yaşamaya her an hazır olmaktır! 15 Mayıs 2012
Ahmet Nişancı

Avrupa Birliği ve Gümrük Birliği’ne Genel Bir Bakış (1)ış

AVRUPA BİRLİĞİ VE GÜMRÜK BİRLİĞİ ‘NE GENEL BİR BAKIŞ ( 1 )

Ankara Antlaşması / Avrupa Ekonomik Toplululuğu’na giden yol: Türkiye’nin Lozan Antlaşması’ndan sonra uluslararası yaptığı en önemli anlaşma Ankara Anlaşması’dır. 12 Eylül 1963’te yapılan bu anlaşma Avrupa Birliği’ni amaçlamakta ve Gümrük Birliği’ni temel almaktadır. Bu evrede 1.Hazırlık Dönemi, 2.Geçiş Dönemi, 3.Nihai (işi sona erdiren) Dönem belirlenmiştir.
Paris Anlaşması /Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya, Lüksemburg arasında 18 Nisan 1951’ de Paris’te imzalanan bu anlaşma ile ekonomik birlik yoluyla savaşların engellenmesi ve refahın artırılması amaçlanmıştı.
Roma Anlaşması / Avrupa Ekonomik Topluluğu: Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kuran altı ülke 25 Mart 1957’de Roma’da yaptıkları antlaşma ile Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun temelini attılar .Bu topluluk karşılıklı geliştirilen ilişkiler ve dayanışma ile üye ülkelerdeki refah seviyesinin hiçbir tarafın kaybetmesi söz konusu olmadan artırılmasını amaçlamıştır..
Bu topluluğa 1973’te Danimarka, İrlanda, 1983’te Yunanistan, 1986’da İspanya, Portekiz katıldı ve üye sayısı 12 oldu.
Maastricht Antlaşması / Avrupa Birliği ve Tek Pazar Hedefi: 7 Şubat 1992’de üyeler arasında yapılan bu anlaşma ile AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) önce Ortak Pazar’a, yürürlüğe girdiği Kasım1993’te de malların, hizmetlerin ve sermayenin dolaşımındaki tüm engellerin kalktığı Tek Pazar’ a dönüşmüş ve 1994’te Avrupa Topluluğu yerine Avrupa Birliği adını almıştır.
Maastricht Antlaşmasının Getirdiği Temel Yenilikler:
1.Ekonomik ve parasal birlik,
2.Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası(ODGP)
.Savunma
.Avrupa Vatandaşlığı
.Konseyde Çoğunluk Oylamasının Genişletilmesi
.Avrupa Parlamentosu
.Ekonomik ve Sosyal Uyum
3.Adalet ve İçişlerinde İşbirliği
Genişlemeler: Ocak 1995’te Avusturya, Finlandiya ve İsveç’in katılımıyla üye sayışı 15 olan Avrupa Birliği’nin bugün 25 üyesi 6 trilyon dolar toplam milli geliri var; Türkiye halen topluluğun üyesi olabilmek için kapıda bekletilmektedir.
Türkiye Avrupa Birliği İlişkilerindeki Gelişmeler:
Türkiye Avrupa Birliği’ne ortaklı için1959 yılında başvurmuş, Yunanistan’la aynı zamanda. Yunanistan bugün AB üyesi, Türkiye kapıda .
Türkiye, Ankara Antlaşması ile AET(Avrupa Ekonomik Topluluğu) ve GB (Gümrük Birliği) temeline dayalı ve tam üyeliği amaçlamaktadır.
Türkiye 1970 yılında imzalanan ve 1971 yılında TBMM tarafından onaylanan Katma Protokol ile Gümrük Birliği’nin takvimi ve koşulları belirlendi ve Türkiye bu tarihten sonra AET’ye sanayi mallarında gümrüksüz ve kısıtlamasız ihracat (Dış Satım) hakkı elde etti ve1995 yılına gelinceye kadar AET’ye karşı gümrüklerini tedricen (azar azar) sıfırlamayı üstlendi. Bu dönemde AET, gümrük birliğinden doğacak rekabete hazırlanması için Türkiye’ye yardımcı olacaktı.
Türkiye 1978 yılında gümrük indirimlerinin 5 yıl ertelenmesi ve 8 milyar dolar ek yardım isteğinde bulundu AET’den. Erteleme kabul edildi ancak yardım isteği kabul görmedi.
12 Eylül 1980 Asker Darbesi ‘yle siyasi partiler kapatılınca ilişkiler dondu AET ile. Türkiye mali yardımlar ve vetolarla zorluklar yaşamaya başladı. Oysa Yunanistan 1981’de AET’ ye tam üye bile olmuş, 12 Eylül darbecilerinin oluruyla da ayrıldığı NATO’ya geri dönme olanağı bulmuştu.
1989’da Avrupa Topluluğu(AT), Türkiye’nin topluluğa tam üyeliğe ehil olmakla birlikte henüz hazır olmadığını GB konusundaki eksiklerini tamamlaması gerektiğini bildiriyordu. Türkiye GB hedefleri içinde İthalatta Tercihli Statü’yü 1 Ocak 1993’te yürürlüğe koyunca Avrupa Birliği Ortaklık Konseyi 6 Mart 1995’te GB’nin 1 Ocak 1996’da tamamlanmasını öngören anlaşma koşullarını belirledi: Bunlar
1.AB Ekonomik Mevzuatına Uyum İçin Yapılacak Düzenlemeler
2.Demokratik Standartların Yükseltilmesi İçin yapılacak Düzenlemeler’di.
Ortaklık Konseyi’nin bu kararıyla 1 Ocak 1996 tarihi itibariyle Türkiye-AB arasındaki GB tamamlanmıştır. Bu antlaşma sanayi ürünlerini ve işlenmiş tarım ürünlerini kapsamakta, geleneksel tarım ürünlerini GB dışında tutmaktadır. 23 Kasım 2007

Ahmet Nişancı

Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü Doğru Algılayabilmek

ATATÜRK’Ü VE ATATÜRKÇÜLÜĞÜ DOĞRU ALGILAYABİLMEK

Dört ulusal bayramımız ve her 10 Kasım’da basında yoğun bir biçimde yazılar çıkar, bütün şehirlerimizde, kasabalarımızda, köylerimizde, özellikle de yoğun programlarla okullarımızda kutlama ve anma törenleri yapılır, kurtuluş, utkular, Atatürk Devrimleri ve İlkeleri ve Atatürk üzerine.
Bizim kuşağın bayramları kutlamaları ve Atatürk’ü anmaları ile bugün yapılanları karşılaştırdığımda halkımızın tek yürek ve coşku ile katıldığı eski törenleri göremiyorum ve sanki yasak savar bir anlayışla yürütülüyor bugünkü törenler.
Oysa bu törenler Ulusal bayramların coşkusunu yaşatmak ve yaşamak, Atatürk’e saygı ve sevgi gösterilmesi amaçlarının yanında, vatan ve ulus sevgisinin, ulusal değerlerimizin, devrimlerimizin, Atatürk İlkelerinin öneminin kavratılması, ulusun her bireyinin yüreğine seslenilmesi ve Türklük bilincinin güçlendirilmesi amaç olmalıdır.
Kalıpçı bir kutlama, anma anlayışı yerine, bu törenler öğretim kurumlarımızın eğitim programlarında sürekliliğe, toplumun yetiştirilmesinde bir fırsata dönüştürülebilir, Atatürkçü/ Kemalist felsefeyi örgütleyebilir, öğütleyebilir, törenlere canlılık ve ulusa coşku katabilir. Bu program içinde Kemalizm satır başlarıyla şöyle verilebilir:
1.Kemalizm, Türk Ulusu için yokluklar, yoksulluklar içinde kuşatılmışlıktan kurtuluş için, ateşle, kanla üretilen bir savaş içinde yaratılan bir yaşam biçimidir.
2.Kemalist yaşamın sürdürülebilirliği, akılcı, bilimsel ve barışçı bir öğretiyle olanaklıdır.
3.Kemalizm, Türk Ulusu için insan hakları, demokrasi, ulusların birbirine saygısı ve eşitliği gibi evrensel değerleri yaşamın vazgeçilmezleri olarak öne çıkarırken, halkçı, devrimci, devletçi yapısından ödün vermez.
4.Kemalizm, görsel katılıktan ve dogmacılıktan uzak bir yaşam öğretisini benimserken, laik, ulusçu, cumhuriyetçi kimliğinden vazgeçmez.
5.Kemalizm, bireysel anlamda çağa uygun/ çağdaş bir kafa/ düşünüş değişikliğini, ulusal anlamda çağsal değişimi önde tutar.
6.Kemalizm, sürekli devrimcilik ilkesini yaşamının gereği olarak görür ve toplumsal ve ulusal bilinçlenmenin önünü sürekli açık tutarken, buna paralel olarak toplumumuzun demokratikleşme sürecine yeni katkılar sağlamayı savsaklamaz.
7.Kemalizm, her türlü iç ve dış sömürüye kapılarını kapatır ve ulusun emek ve üretim gücüne, onuruna uygun bir ekonomik modelin yaşatılmasına çalışır.
8.Kemalizm, ulusunu, ülkesini Atatürk’ün gösterdiği hedefler doğrultusunda sevenler ve bu amaçlara göre görev üstlenebilenler için bir ülküdür.
9.Kemalizm, kulluk, kölelik, ümmetçilik ve kabile/ boy/ devletçiliği yerine, bireyin özgürlüğünü ve ulus kimliğini önde tutar, savunur ve uygular.
10.Atatürk, ulusumuzu kurtaran ve geleceğimizi yönlendiren bir önder olduğu için bu saygı ve sevgiyi ve anmaları hak ediyor. Bu bağlanış, bir anneye, bir babaya, ailenin bir atasına, bir büyüğüne bağlanmasıyla özdeştir. Atatürk’ü sevmeyenlerinin O’nun topluma bir Tanrı/ tabu gibi dokunulmaz olarak sunulduğunu söylemelerinin gerçekle uzak yakın ilgisi bulunmamaktadır. Atatürk bir insandır, ölümlüdür. Kendisi de bunu “Benim naçiz (değersiz) vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar (kalımlı) kalacaktır.” diyerek tabuları kendi sağlığında yıkmıştır. 12 Kasım 2008

Ahmet Nişancı