SAYIN DENİZ BAYKAL’A AÇIK MEKTUP

SAYIN DENİZ BAYKAL’A AÇIK MEKTUP
BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI
11 Şubat 2008

Ülkeme Edebiyat Öğretmeni ve Eğitim Yöneticisi olarak otuz dört yıl hizmet ettikten sonra, Yüce Atatürk’ün hem de yokluk içinde bir uçurumun kenarından çekip çıkararak kurduğu Ulus Devlet Türkiye’mizin altı ok doğrultusunda çağdaşlaşmasının güvencesi olarak kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nde üye, parti öğretmeni, danışma kurulu üyesi olarak görev yaptım. Şu anda partinin üyesi değilim; çünkü partinin tüzüğünde yazılı ilkeler ile uygulamalarda gördüğüm çelişkileri ne kendime ne de başkalarına karşı savunamayacak duruma düşünce istifa ettim. Gönül bu, her şeye karşın bugüne kadar yine de oyumu CHP dışında bir partiye vermediğim gibi, her seçim döneminde de oyların CHP’de toplanması için çaba harcadım.

Cumhuriyetçiyim, Atatürk Milliyetçisiyim ve Atatürk Devrimlerinin yılmaz savunucusuyum. Ülkemin birliği, bütünlüğü, halkımızın mutluluğu ve yetişen nesillerimizin Ulus devlet olarak bağımsız ve güvencede bir geleceklerinin olması için her an canımı ortaya koymaya hazır altmış altı yaşında bir Türk genciyim.

Sayın Baykal, dürüstlüğünüze, siyasetteki bilginize, gerek grup içinde gerekse meclisteki konuşmalarınızdaki başarınıza rakipleriniz de dahil olmak üzere hiç kimsenin bir itirazı olamaz. Ama Sayın Baykal, bir lider olarak sizde, partinin başarılı olması ve iktidarı yakalayabilmesi için eksik olan bir şeyler var ki (bunu ben söyleyeceğim biraz sonra) her halde bugüne kadar bunu size samimiyetle söyleyebilecek bir yakın kadronuz olmadı ve bu eksikliği siz de fark edemediniz, ya da farkettiniz de “ Bu böyle gider ; bu millet bizden (CHP’den) başkasını seçme şansının olmadığının farkındadır nasıl olsa .” diye düşünerek üzerinde fazla durmadınız.

Sizde eksik olan nedir biliyor musunuz Sayın Baykal?

A)Siz Toplumun Her Kesimini Kucaklayacak Proğramlar Yapamadınız.

Belki de yaptınız da –ben bilmiyor ya da anlamamış olabilirim- kadrolarınız bunları uygulayamamıştır. Son seçim öncesindeki çalışmalarınızı elbetteki değerlendirmişsinizdir. Bu seçim çalışmalarına bir de birlikte bakmamıza izin veriniz.

Ülkemizdeki seçim çalışmalarında etkili olan en önemli yöntemleri şöyle sıralayabiliriz eksikleriyle:

1. Meydanlara çıkmak ve halkın nabzını iyi tutmak: Halkın ihtiyaçlarından hareketle çözüm üretmek ve yapacaklarınızın kaynaklarını göstererek onları kendi partinize oy vermeye yönlendirecek, heyecanlandıracak sloganlar yaratmak. Bunları sadece seçim zamanları değil, her an seçim olacakmış gibi canlı tutmak ve uzun bir zamana yaymak. Bunları yaptığınıza inanıyor musunuz Sayın Baykal?

2.Ülkenin bütün meydanlarında var olmak: Bildiğim kadarıyla son seçim öncesi otuz beş kadar ilde meydanlara çıktınız ve mitinglere katıldınız; bugün iktidar olanların liderlerinin yaptığı ve katıldıkları mitinglerin sayısı sizinkinin iki katı kadar nerdeyse. Bu çalışmalarda görevinizi yaptığınızı gönül rahatlığıyla söyleyebilir misiniz SayınBaykal?

3.Türk Basını İle İlişkileri Güçlü Tutacak Çalışmalar Yapmak ve Medyanın Bütün Organlarından( Yazılı ve Görsel Basından) En İyi Verimi Alacak Ortamı Yaratmak: Siz “ Basın bizi tutmuyor, ne yapabilirim.”diye sadece şikayetlendiniz. Onlarla yeterli, etkili ve inandırıcı söylemler yaratamadınız. Gerçek şu ki basınımızın içinde ülke çıkarlarını kendi çıkarlarının arkasında görenler, ideolojik bakışlarıyla hiçbir zaman Cumhuriyet’ten yana olmayanlar olsa bile size düşen ödev,onların yanlış bir çıkmaza doğru yol aldıklarına inanmalarını sağlamak için sonuna kadar savaşım vermek değil miydi Sayın Baykal?

4.Sendikalarla, Sivil Toplum Örgütleriyle,Köylülerle, Varoşlarda Yaşayanlarla, İşçilerle Gereken Sıcak ve Samimi İlişkiler Kurmak:İşveren sendikaları da dahil olmak üzere bütün işçi sendikalarına güven verecek, sivil toplum örgütlerini yanına alacak, işçilerimizin sosyal güvencelerini güçlendirecek söylemlere yer verecek, yoksul,işsiz, eğitimsiz, cahil ve geleceğine korkuyla bakan, daha çok göçlerle oluşmuş ülkenin dört bir yanından kopup gelmiş ekmek peşinde koşan varoş insanlarına kucak açacak ve yok olan tarım girdilerinin düzeleceğine ait proğramlarla köylülerimizi tatmin edecek girişimlerde ne kadar başarılı olduğunuz konusunda bir bilgiye sahip misiniz Sayın Baykal?

B)Türkiye Cumhuriyetinin Temel Niteliklerini İçinde Barındıran Altı Ok’a Sahiplik Edemediniz.

Atatürk Cumhuriyeti’nin bir zamanlar anayasası içinde de yer alan, çok partili yaşama geçişten sonra ise Cumhuriyet Halk Partisi’nin değiştirilemeyecek ve vazgeçilemeyecek ilkeleri olarak tüzüğünde yer alan ve ulusumuzun “olmazsa olmazı” olarak kabul ettiğimiz altı okun sembolleştirdiği ilkelerin yıpratılmasına, eritilmesine ve ortadan kaldırılmasına seyirci kalınmıştır. Hiçbir Cumhuriyet Halk Partili’nin , hele hele yıllardır CHP’nin başında bulunan bir lider olarak sizin Sayın Baykal “Biz karşı çıktıksa da bu erimeleri önleyemedik.” gibi bir özüre sığınma hakkınız olamaz.

1.Cumhuriyetçilik:Atatürk Cumhuriyeti’nin en belirgin özelliği bağımsızlık ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olacağıdır. Türkiye’nin uluslar arasındaki karşılıklı eşitlik ve saygıya dayalı bağımsızlığından ve egemenliğin millete ait olduğundan söz edilebilir mi bugün? Ülkemizin bağımsızlığı özellikle ABD ve AB içeriğinde yok edilmeye çalışılırken ülkemizin saygınlığına gölge düşürenler arasında sizin de var olup olmadığınızı düşündüğünüz oluyor mu hiç Sayın Baykal? AB’ye taraf olmak ya da ABD’ye güven duymak söylemlerinde kim ne kadar samimi ve güvenilirdir.

2.Atatürk Ulusçuluğu(Milliyetçilik):İçinde yaşadığı millete ait olma ve kendisi yücelirse milletinin de yüceleceğine olan duyguları farklılaşmış etnik yapıların kaynaştırılamadığı bir ulusun ulusçuluğu yaralıdır. Bu yaranın sarılabilmesi için siz hangi ölçüde, hangi uzlaştırıcı çalışmalarla o yurttaşlarımıza ulaşmaya çalıştınız Sayın Baykal?

3.Halkçılık:Halkçılık ve demokrasi birbiriyle ayrılmaz ikiz kardeşlerdir. Ülkemizde gerçekten halkın egemenliğine dayalı bir demokrasiden söz edebilmek için Siyasi Partilerin kendi içinde ve üyeleri arasında demokrasi olup olmadığına bakmak lazımdır. Ön seçimi parti içi ve parlamento oluşumu seçimlerinde ilkeli hale getirememiş bir parti ulusal egemenliğin halka ait olduğundan söz edebilir mi Sayın Baykal?

4.Devletçilik:Atatürkçü dünya görüşü içeriğinde pragmatik ,demokratik ve devrimci bileşimin ürünü olan Devletçilik ayaklar altında sürüklenir duruma gelirken, Atatürk Cumhuriyeti’nin yoksulluklardan var ettiği devletçi kuruluşların yabancı kuruluşlara ve onların yerli işbirlikçilerine satılmaması için ,engellemek için siz nasıl ve ne kadar bir çaba gösterdiniz Sayın Baykal?

5.Lâiklik: Çağdaşlaşmanın vazgeçilemez koşulu olan, insanca yaşama hakkını katı dogmalardan uzaklaşarak doğrudan akıl ve bilimin ışığında hayatın kendisinden alan lâiklik son yıllarda hükümet edenlerin çabalarıyla yıpratılırken ve son olarak da turbanın üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin yasalar mecliste görüşülürken bunları engellemek için etkili bir eylem ortaya koyduğunuzu ben hatırlıyamıyorum.” Sayın Kamer Genç kadar bile olamadık!”diye düşündüğünüz ve üzüldüğünüz olmuş mudur acaba Sayın Baykal?

6.Devrimcilik: Uygarlık yolunda ilerlemek için çaba göstermek çağdaşlaşmanın ön koşuludur. Çağdaşlaşabilmek için akıl ve bilimin yol göstericiliğinde nerede insan mutluluğunu artıracak, yüceltecek bir yenilik, bir buluş , bir uygarlık eseri varsa onları ulusumuza kazandırmaktır devrimcilik. Devrimcilik adına bu güne değin neler yaptığınızı değil, hiç değilse yapılması için uğraştığınız bir devrimci çabanızı hatırlatabilir misiniz Sayın Baykal?

SONUÇ: Darbeden sonra kapatılan CHP’nin yeniden ulusumuza kazandırılması için yaptığınız hizmetleri ve elbette ülkeye Başbakan olarak hizmet etmek isteyişinizdeki samimiyetinizi takdirle ve şükranla karşılayanlardanım. Ama artık sizde kabul ediniz ki bu gemi sizinle ancak buraya kadar yürüyor. Hemen altınızdaki kadrolara bir bakınız. Sizden sonrası için kaç genç yetiştirdiniz? Yok muydu da yetiştiremediniz, yoksa yetiştirmek mi istemediniz? Bu yaşlı ve yorgun kadrolarla bu partinin önü kapalıdır, görün bunu artık.

Bir şey daha var.Türk sol hareketine yön verecek olan CHP, kendi içinde barındırmak zorunda olduğu seçkin , yetişkin evlatlarını kucaklamak ve dağılmış olan , küçük küçük tabela partileri olarak parçalanmış olan küskünleri ,- ya da hadi yanılgı içinde olduklarını varsayalım-ayrı düşenleri, sözde değil özde bir yaklaşımla, ilkeleri doğru konmuş bir proğramla çatısı altında birleştirmek görevini artık daha fazla ertelememelidir. Ulusumuzun bugün içinde bulunduğu durumdan kurtuluşunu yine demokrasi içinde ve aynı görüşleri paylaştıklar halde ayrışmak durumunda kalmış, bırakılmış yetişkin, akıl ve bilimden yana olan insanlarımızın birliği sağlayacaktır. Halkımıza güven verecek kadroları yeniden kurmak ulusal bir görev olarak önünüzde duruyor. Bu görevi nasıl yerine getirebilirsiniz? Asıl soru şimdi budur.Bunun yanıtı da tektir:

Ulusa hizmet etmede” Ben daha iyi bilirim demeyecek” bir önder etrafında bütün küskünleri içine alacak bir çekirdek kadro kurarak,Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Partisi’ni yeniden demokrat, akılcı, çıkarsız bir kimlikle canlandırmak,yeniden yaratmak.

SAYIN DENİZ BAYKAL’A AÇIK MEKTUP

BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI

a-nisanci@hotmail.com

11 Şubat 2008

Ülkeme Edebiyat Öğretmeni ve Eğitim Yöneticisi olarak otuz dört yıl hizmet ettikten sonra, Yüce Atatürk’ün hem de yokluk içinde bir uçurumun kenarından çekip çıkararak kurduğu Ulus Devlet Türkiye’mizin altı ok doğrultusunda çağdaşlaşmasının güvencesi olarak kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nde üye, parti öğretmeni, danışma kurulu üyesi olarak görev yaptım. Şu anda partinin üyesi değilim; çünkü partinin tüzüğünde yazılı ilkeler ile uygulamalarda gördüğüm çelişkileri ne kendime ne de başkalarına karşı savunamayacak duruma düşünce istifa ettim. Gönül bu, her şeye karşın bugüne kadar yine de oyumu CHP dışında bir partiye vermediğim gibi, her seçim döneminde de oyların CHP’de toplanması için çaba harcadım.

Cumhuriyetçiyim, Atatürk Milliyetçisiyim ve Atatürk Devrimlerinin yılmaz savunucusuyum. Ülkemin birliği, bütünlüğü, halkımızın mutluluğu ve yetişen nesillerimizin Ulus devlet olarak bağımsız ve güvencede bir geleceklerinin olması için her an canımı ortaya koymaya hazır altmış altı yaşında bir Türk genciyim.

Sayın Baykal, dürüstlüğünüze, siyasetteki bilginize, gerek grup içinde gerekse meclisteki konuşmalarınızdaki başarınıza rakipleriniz de dahil olmak üzere hiç kimsenin bir itirazı olamaz. Ama Sayın Baykal, bir lider olarak sizde, partinin başarılı olması ve iktidarı yakalayabilmesi için eksik olan bir şeyler var ki (bunu ben söyleyeceğim biraz sonra) her halde bugüne kadar bunu size samimiyetle söyleyebilecek bir yakın kadronuz olmadı ve bu eksikliği siz de fark edemediniz, ya da farkettiniz de “ Bu böyle gider ; bu millet bizden (CHP’den) başkasını seçme şansının olmadığının farkındadır nasıl olsa .” diye düşünerek üzerinde fazla durmadınız.

Sizde eksik olan nedir biliyor musunuz Sayın Baykal?

A)Siz Toplumun Her Kesimini Kucaklayacak Proğramlar Yapamadınız.

Belki de yaptınız da –ben bilmiyor ya da anlamamış olabilirim- kadrolarınız bunları uygulayamamıştır. Son seçim öncesindeki çalışmalarınızı elbetteki değerlendirmişsinizdir. Bu seçim çalışmalarına bir de birlikte bakmamıza izin veriniz.

Ülkemizdeki seçim çalışmalarında etkili olan en önemli yöntemleri şöyle sıralayabiliriz eksikleriyle:

1. Meydanlara çıkmak ve halkın nabzını iyi tutmak: Halkın ihtiyaçlarından hareketle çözüm üretmek ve yapacaklarınızın kaynaklarını göstererek onları kendi partinize oy vermeye yönlendirecek, heyecanlandıracak sloganlar yaratmak. Bunları sadece seçim zamanları değil, her an seçim olacakmış gibi canlı tutmak ve uzun bir zamana yaymak. Bunları yaptığınıza inanıyor musunuz Sayın Baykal?

2.Ülkenin bütün meydanlarında var olmak: Bildiğim kadarıyla son seçim öncesi otuz beş kadar ilde meydanlara çıktınız ve mitinglere katıldınız; bugün iktidar olanların liderlerinin yaptığı ve katıldıkları mitinglerin sayısı sizinkinin iki katı kadar nerdeyse. Bu çalışmalarda görevinizi yaptığınızı gönül rahatlığıyla söyleyebilir misiniz SayınBaykal?

3.Türk Basını İle İlişkileri Güçlü Tutacak Çalışmalar Yapmak ve Medyanın Bütün Organlarından( Yazılı ve Görsel Basından) En İyi Verimi Alacak Ortamı Yaratmak: Siz “ Basın bizi tutmuyor, ne yapabilirim.”diye sadece şikayetlendiniz. Onlarla yeterli, etkili ve inandırıcı söylemler yaratamadınız. Gerçek şu ki basınımızın içinde ülke çıkarlarını kendi çıkarlarının arkasında görenler, ideolojik bakışlarıyla hiçbir zaman Cumhuriyet’ten yana olmayanlar olsa bile size düşen ödev,onların yanlış bir çıkmaza doğru yol aldıklarına inanmalarını sağlamak için sonuna kadar savaşım vermek değil miydi Sayın Baykal?

4.Sendikalarla, Sivil Toplum Örgütleriyle,Köylülerle, Varoşlarda Yaşayanlarla, İşçilerle Gereken Sıcak ve Samimi İlişkiler Kurmak:İşveren sendikaları da dahil olmak üzere bütün işçi sendikalarına güven verecek, sivil toplum örgütlerini yanına alacak, işçilerimizin sosyal güvencelerini güçlendirecek söylemlere yer verecek, yoksul,işsiz, eğitimsiz, cahil ve geleceğine korkuyla bakan, daha çok göçlerle oluşmuş ülkenin dört bir yanından kopup gelmiş ekmek peşinde koşan varoş insanlarına kucak açacak ve yok olan tarım girdilerinin düzeleceğine ait proğramlarla köylülerimizi tatmin edecek girişimlerde ne kadar başarılı olduğunuz konusunda bir bilgiye sahip misiniz Sayın Baykal?

B)Türkiye Cumhuriyetinin Temel Niteliklerini İçinde Barındıran Altı Ok’a Sahiplik Edemediniz.

Atatürk Cumhuriyeti’nin bir zamanlar anayasası içinde de yer alan, çok partili yaşama geçişten sonra ise Cumhuriyet Halk Partisi’nin değiştirilemeyecek ve vazgeçilemeyecek ilkeleri olarak tüzüğünde yer alan ve ulusumuzun “olmazsa olmazı” olarak kabul ettiğimiz altı okun sembolleştirdiği ilkelerin yıpratılmasına, eritilmesine ve ortadan kaldırılmasına seyirci kalınmıştır. Hiçbir Cumhuriyet Halk Partili’nin , hele hele yıllardır CHP’nin başında bulunan bir lider olarak sizin Sayın Baykal “Biz karşı çıktıksa da bu erimeleri önleyemedik.” gibi bir özüre sığınma hakkınız olamaz.

1.Cumhuriyetçilik:Atatürk Cumhuriyeti’nin en belirgin özelliği bağımsızlık ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olacağıdır. Türkiye’nin uluslar arasındaki karşılıklı eşitlik ve saygıya dayalı bağımsızlığından ve egemenliğin millete ait olduğundan söz edilebilir mi bugün? Ülkemizin bağımsızlığı özellikle ABD ve AB içeriğinde yok edilmeye çalışılırken ülkemizin saygınlığına gölge düşürenler arasında sizin de var olup olmadığınızı düşündüğünüz oluyor mu hiç Sayın Baykal? AB’ye taraf olmak ya da ABD’ye güven duymak söylemlerinde kim ne kadar samimi ve güvenilirdir.

2.Atatürk Ulusçuluğu(Milliyetçilik):İçinde yaşadığı millete ait olma ve kendisi yücelirse milletinin de yüceleceğine olan duyguları farklılaşmış etnik yapıların kaynaştırılamadığı bir ulusun ulusçuluğu yaralıdır. Bu yaranın sarılabilmesi için siz hangi ölçüde, hangi uzlaştırıcı çalışmalarla o yurttaşlarımıza ulaşmaya çalıştınız Sayın Baykal?

3.Halkçılık:Halkçılık ve demokrasi birbiriyle ayrılmaz ikiz kardeşlerdir. Ülkemizde gerçekten halkın egemenliğine dayalı bir demokrasiden söz edebilmek için Siyasi Partilerin kendi içinde ve üyeleri arasında demokrasi olup olmadığına bakmak lazımdır. Ön seçimi parti içi ve parlamento oluşumu seçimlerinde ilkeli hale getirememiş bir parti ulusal egemenliğin halka ait olduğundan söz edebilir mi Sayın Baykal?

4.Devletçilik:Atatürkçü dünya görüşü içeriğinde pragmatik ,demokratik ve devrimci bileşimin ürünü olan Devletçilik ayaklar altında sürüklenir duruma gelirken, Atatürk Cumhuriyeti’nin yoksulluklardan var ettiği devletçi kuruluşların yabancı kuruluşlara ve onların yerli işbirlikçilerine satılmaması için ,engellemek için siz nasıl ve ne kadar bir çaba gösterdiniz Sayın Baykal?

5.Lâiklik: Çağdaşlaşmanın vazgeçilemez koşulu olan, insanca yaşama hakkını katı dogmalardan uzaklaşarak doğrudan akıl ve bilimin ışığında hayatın kendisinden alan lâiklik son yıllarda hükümet edenlerin çabalarıyla yıpratılırken ve son olarak da turbanın üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin yasalar mecliste görüşülürken bunları engellemek için etkili bir eylem ortaya koyduğunuzu ben hatırlıyamıyorum.” Sayın Kamer Genç kadar bile olamadık!”diye düşündüğünüz ve üzüldüğünüz olmuş mudur acaba Sayın Baykal?

6.Devrimcilik: Uygarlık yolunda ilerlemek için çaba göstermek çağdaşlaşmanın ön koşuludur. Çağdaşlaşabilmek için akıl ve bilimin yol göstericiliğinde nerede insan mutluluğunu artıracak, yüceltecek bir yenilik, bir buluş , bir uygarlık eseri varsa onları ulusumuza kazandırmaktır devrimcilik. Devrimcilik adına bu güne değin neler yaptığınızı değil, hiç değilse yapılması için uğraştığınız bir devrimci çabanızı hatırlatabilir misiniz Sayın Baykal?

SONUÇ: Darbeden sonra kapatılan CHP’nin yeniden ulusumuza kazandırılması için yaptığınız hizmetleri ve elbette ülkeye Başbakan olarak hizmet etmek isteyişinizdeki samimiyetinizi takdirle ve şükranla karşılayanlardanım. Ama artık sizde kabul ediniz ki bu gemi sizinle ancak buraya kadar yürüyor. Hemen altınızdaki kadrolara bir bakınız. Sizden sonrası için kaç genç yetiştirdiniz? Yok muydu da yetiştiremediniz, yoksa yetiştirmek mi istemediniz? Bu yaşlı ve yorgun kadrolarla bu partinin önü kapalıdır, görün bunu artık.

Bir şey daha var.Türk sol hareketine yön verecek olan CHP, kendi içinde barındırmak zorunda olduğu seçkin , yetişkin evlatlarını kucaklamak ve dağılmış olan , küçük küçük tabela partileri olarak parçalanmış olan küskünleri ,- ya da hadi yanılgı içinde olduklarını varsayalım-ayrı düşenleri, sözde değil özde bir yaklaşımla, ilkeleri doğru konmuş bir proğramla çatısı altında birleştirmek görevini artık daha fazla ertelememelidir. Ulusumuzun bugün içinde bulunduğu durumdan kurtuluşunu yine demokrasi içinde ve aynı görüşleri paylaştıklar halde ayrışmak durumunda kalmış, bırakılmış yetişkin, akıl ve bilimden yana olan insanlarımızın birliği sağlayacaktır. Halkımıza güven verecek kadroları yeniden kurmak ulusal bir görev olarak önünüzde duruyor. Bu görevi nasıl yerine getirebilirsiniz? Asıl soru şimdi budur.Bunun yanıtı da tektir:

Ulusa hizmet etmede” Ben daha iyi bilirim demeyecek” bir önder etrafında bütün küskünleri içine alacak bir çekirdek kadro kurarak,Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Partisi’ni yeniden demokrat, akılcı, çıkarsız bir kimlikle canlandırmak,yeniden yaratmak.

Referanduma Dayalı Anayasa Değişiklik Paketi (4)

REFERANDUMA KONU ANAYASA DEĞİŞİKLİK PAKETİ (4)
DOĞRU BAKIŞ / Ahmet NİŞANCI
23 Temmuz 2010

Madde 15- Anayasanın H. Askeri yargı kenar başlığını taşıyan 145. maddesinde değişiklikler yapılmıştır.
Bu maddenin yeni biçimi; önceki maddeden kalanlar büyük harflerle altı çizili olarak, yeni eklenenler büyük harflerle siyah ve italik olarak, çıkarılanlar parantez içinde küçük harflerle ve her paragrafın sonuna eklenerek şöyledir:
Madde 145-ASKERİ YARGI, ASKERİ MAHKEMELER VE DİSİPLİN MAHKEMELERİ TARAFINDAN YÜRÜTÜLÜR. BU MAHKEMELER; ASKER KİŞİLER TARAFINDAN İŞLENEN ASKERİ SUÇLAR İLE BUNLARIN ASKER KİŞİLER ALEYHİNE VEYA ASKERLİK HİZMET VE GÖREVLERİYLE İLGİLİ OLARAK İŞLEDİKLERİ SUÇLARA AİT DAVALARA BAKMAKLA GÖREVLİDİR. DEVLETİN GÜVENLİĞİNE, ANAYASAL DÜZENE VE DÜZENİN İŞLEYİŞİNE KARŞI SUÇLARA AİT DAVALAR HER HALDE ADLİYE MAHKEMELERİNDE GÖRÜLÜR. (bu mahkemeler, asker kişilerin; askerî olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerî mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler.)
SAVAŞ HALİ HARİCİNDE, ASKER OLMAYAN KİŞİLER ASKERİ MAHKEMELERDE YARGILANAMAZ.
ASKER MAHKEMELERİN SAVAŞ (veya sıkıyönetim hallerinde) HALİNDE HANGİ SUÇLAR VE HANGİ KİŞİLER BAKIMINDAN YETKİLİ OLDUKLARI; KURULUŞLARI VE GEREKTİĞİNDE BU MAHKEMELERDE ADLİ YARGI HÂKİM VE SAVCILARININ GÖREVLENDİRİLMELERİ KANUNLA DÜZENLENİR.
ASKERİ YARGI ORGANLARININ KURULUŞU, İŞLEYİŞİ, ASKERİ HÂKİMLERİN ÖZLÜK İŞLERİ, ASKERİ SAVCILIK GÖREVLERİNİ YAPAN ASKERİ HAKİMLERİN (mahkemesinde)GÖREVLİ BULUNDUKLARI KOMUTANLIKLA İLİŞKİLERİ, MAHKEMELERİN BAĞIMSIZLIĞI VE HÂKİMLİK TEMİNATI ESASLARINA GÖRE KANUNLA DÜZENLENİR. (kanun, ayrıca askerî hâkimlerin yargı hizmeti dışındaki askerî hizmetler yönünden askerî hizmetlerin gereklerine göre teşkilatında görevli bulundukları komutanlık ile olan ilişkilerini de gösterir)
Bu maddede yapılan değişiklikler ile asker olmayan kişilerin -savaş halleri dışında- işledikleri suçlar askerlikle ilgili ve askeri bölgelerde olsa bile yargılanmaları sivil mahkemelerde yapılacaktır.
Savaş hali için askerî mahkemelerin yetkileri yeniden kanunla düzenlenecektir; bu düzenlemenin nasıl olacağı hakkında da bir açıklık yoktur. Askerî hâkim ve savcıların yargı hizmeti dışında komutanlıklarıyla olan ilişkileri de engellenmiştir. Bunun emir komuta zincirini engelleyici ve askerî disiplini zedeleyici bir durum olduğu bir gerçektir ve Türk Ordusu için bir zayıflıktır. Bir başka deyişle bu maddede yapılan değişikliklerle ordu içinde ve orduya karşı işlenmiş suçların çözümünün ordunun kendi içindeki yargıya bırakılması engellenmiştir, bu durum Türk Ordusu yargısına güvensizlik belirtisidir.
Bundan sonraki değişiklik maddesi Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşu ile ilgilidir (madde 16) ve oldukça geniş bir inceleme ve anlatım gerektiriyor.
(devamı yarın)

ULUSAL BAYRAMLARDA DA BAYRAMLAŞALIM

ULUSAL BAYRAMLARDA DA BAYRAMLAŞALIM

CANLAR, DOSTLAR;
RAMAZAN BAYRAMINDA HATIRLARSINIZ,
KURBAN BAYRAMINDA DA HATIRLANIRIZ,
HER YAŞLANIŞIMIZDA DA KUTLARIZ KARŞILIKLI BİRBİRİMİZİ…
DERİM Kİ:
BUNDAN BÖYLE HER ULUSAL BAYRAMLARIMIZDA DA;
23 NİSANLARDA,
19 MAYISLARDA,
30 AĞUSTOSLARDA,
29 EKİMLERDE DE KUTLAMALAR GÖNDERELİM
VARLIK, DİRLİK ADINA,
ULUSAL KİMLİĞİMİZİ
GÜÇLENDİRMEK ADINA,
VARMAK İÇİN VATAN, ULUS SEVGİSİNİN
DOYUMSUZ TADINA…
BİR OLALIM, HÜR OLALIM, GÜR OLALIM ULUSCA.

BU DÜŞÜNCE VE DUYGULARLA SEVGİLERİMİZİ SUNUYOR VE YENİ YIL İLE BİRLİKTE ARZULADIĞINIZ GÜZELLİKLERE ULAŞMANIZI DİLİYORUZ.

GÜLTEN ve AHMET NİŞANCI
30 ARALIK 2009

1 MAYIS 1977: ACI BİR GÜN VE DEVRİM’İN DOĞUMU

1 MAYIS 1977: ACI BİR GÜN VE DEVRİM’İN DOĞUMU
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI
1 Mayıs 2010

Üzerinden 154 yıl geçmiş Avustralya’da başlatılan ilk işçi eyleminin üzerinden. Toplumu kargaşaya sürüklemek isteyenlerin provakatörleri ( kargaşa çıkarmaya aracılık edenleri) kullanarak, bilerek, isteyerek otuz dört canı kıyıma uğrattığı Planlı Kanlı 1 Mayıs’ın üzerindense otuz üç (33) yıl geçmiş. Acılarla dolu bu gün ile ilgili duygularımı, düşüncelerimi ve heyecanlarımı bir sonraki yazımda yazacağım. Bugün bu yazımda 1Mayıs 1977’den özelimle ilgili bir andaç aktaracağım.
Sanki daha dün gibi 1 Mayıs 1977. Ben de oradaydım; hem de 280’inci (iki yüz sekseninci) gününü annesinin karnında yaşayan kızım ve eşimle birlikte.
TÖB-DER üyesi olarak o sabah erkenden hazırlanmaya başlamıştım mitinge katılmak için. Eşim, gitmek düşüncemden vazgeçmeyeceğimi kabul edince “Ben de geleceğim seninle.” dedi. Kendi ağırlığı hiç de o günkü miting ağırlığını kaldırabilecek gibi değildi. Evliliğimizin 280’inci günüydü ve eşim 280 gündür yüklüydü; tam da karnı burnunda dedikleri durumdaydı. Mitingden vazgeçemeyince istemeye istemeye onun da katılmasına razı oldum.
İstanbul’da Karagümrük’de oturuyoruz. Edirnekapı’dan otobüse bindik Taksim’e diye. Yollar kesilmiş; otobüs bizi getirip Eminönü’nde bıraktı. Oradan Galata köprüsünü geçip Taksim’e tırmandık yürüyerek. Taksim ana baba günü. İğne atsan yere düşmez dedikleri gibi. Taksim’den Dolmabahçe inişine dönünce bir ağaç altındaki banklardan birine oturttum eşimi, durumunun ağırlığını görenlerin yer açmasıyla ve TÖB-DER kortejinin gelmesini beklemeye başladık.
Mitinge katılım o kadar yüksek düzeydeki; o heyecanı, içinde olup yaşamayana anlatarak canlandırmak çok güç. Akşam oldu olacak, kortejin bir ucunun hâlâ Beşiktaş’ta olduğu söyleniyor gelip geçenlerce. Nerdeyse akşam olacak TÖB-DER Taksim’e ulaşabilmiş değil. Eşim de giderek artan bir rahatsızlık içinde. Etraftan tanımadığımız bir sürü insan üzüntüyle izliyor eşimi ve akıl veriyorlar, yol gösteriyorlar; “siz olmazsanız kıyamet mi kopar, evinize gitsenize!” demeye getiriyorlar.
Eşimin durumu giderek zorlaştığında sanırım saat 17.00 sıralarıydı. Miting alanından ayrıldık ve yürüyerek Karaköy’e indik, oradan bir motorla Eminönü’ye geçtik. Belediye otobüsüyle Karagümrük’teki evimize ulaştığımızda saat 20.00’lerdeydi. 21.00 haberlerinde aldık kötü haberi Taksim’den. Şaşkınlık içinde gözyaşlarına boğulduk eşimle.
İnşaat Mühendisliği Mastırı için bulunduğu Kanada’nın Galgary şehrinden birkaç günlük izinle aramızda olan rahmetli kardeşim Yalçın geldi saat 22.00’ye doğru. Ateş altında kalmıştı Taksim’de ve bir kamyonetin yan tarafına tutunarak kargaşanın içinden çıkmayı başarmıştı.( On bir yıl sonra gece ve ilk defa gelen krizi atlatmayı başaramayacaktı.) Korku ve heyecan içinde titriyordu. Hemen yattı.
Saat 23.00’e doğru sancılanmaya başladı eşim. Sancı giderek artınca, titremesi sürmekte olan Yalçın’ı kaldırdım yataktan ve bir taksi alıp gelmesini söyledim. Doğum öncesi bütün kontrollerinin yapıldığı ve doğumunu yapacağı İstanbul Tıp Fakültesi Doğum Servisi’ne götürdük eşimi. Doğum başlamıştı ama bir türlü gerçekleşmiyordu. Sabah ettik heyecan içinde”.
Gün 1 Mayıs 1977;Taksim’de insanlar ölmüştü, öldürülmüşlerdi. Ülkemizin ilerici güçleri uzun yıllar kapanmayacak ağır yaralar almıştı.
Zor yıllardı 70’li yıllar; En korkuncu kanlı1 Mayıs 1977.

Gün 2 Mayıs 1977, saat 06.00; eşim Sezer, zor bir doğumla bir can daha kattı dünyamıza; kızımız Devrim ”Merhaba Dünya” dedi.
Bir gün önceki Taksim’de yaşanan acılara aldırmadan, kızımın doğumundan üç saat sonra aşırı milliyetçi gençler önümü kesiyorlardı Vatan Lisesi önünde. Onları yanlışlarına inandırmak oldukça zor oldu.
Ailemiz için mutlulukla acıların birbirine karıştığı duygularla yaşanan iki uzun gün 1-2 Mayıs 1977 günleri.

3 MART: TÜRKİYE VE TBMM İÇİN TARİHİ BİR GÜN

3 MART: TÜRKİYE VE TBMM İÇİN TARİHİ BİR GÜN
DOĞRU BAKIŞ / Ahmet NİŞANCI
3 Mart 2010

3 Mart 1924. Cumhuriyet tarihimiz için en önemli tarihi bir gün. O gün Türkiye Cumhuriyeti’nin üç önemli devrim yasası kabul edildi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde.
1.Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkân-Harbiye-i Umumiye Vekaleti’ni kaldıran 429 numaralı kanun,
2. 430 numaralı Tevhid-i Tedrisat (Öğrenim Birliği) kanunu,
3. Hilafetin kaldırılmasını ve Osmanoğulları hanedanının yurtdışına çıkarılmasını yasalaştıran 431numaralı kanun.
Bu üç yasa Türkiye’de laikliğin önünü açan yasalardır. Bu nedenle 3 Mart ülkemiz için Laiklik Günü’dür. Bu günün yurt çapında ve TBMM.’nde bir bayram havasında kutlanması gerektiğini düşünüyorum. Siz bu yazıyı ancak 4 Mart günü okuduğunuzda, TBMM kendisinin büyük bir eseri olan bu günde yapılanları nasıl değerlendirecek görmüş olacağız.
Laiklik, demokrasinin olmazsa olmaz kuralıdır. Demokrasi bir özgürlük, eşitlik ve kardeşlik rejimidir.
İmparatorluk döneminde din kurallarına göre yürütülen Türk toplumunun uygarlaşabilmesi ve çağdaşlaşması için yapılması gereken en önemli devrim mutlaka hukuk alanında olmalıydı. Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması ile 8 Nisan 1924 tarihinde Şer’iye Mahkemeleri kaldırılmış, hukukta laikliğe yönelmenin önü açılmıştır. Türk Medeni Kanunu (17 Şubat 1926), Borçlar Kanunu (22 Nisan 1926), Ceza Kanunu (1 Mart 1926), Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu (1927), Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (4 Nisan 1929) ile yapılan hukuksal düzenlemeler uygar bir ülke olma yolunda atılmış en önemli devrimsel nitelikli atılımlardır. Bu hukuk devrimlerini İcra ve İflas Kanunu, Ticaret Kanunu, Kara Ticareti, Deniz Ticareti, İdare Hukuk’u yasaları takip edecek ve tamamlayıcı yasalar hukuk yaşamımızda yerini alacaktır. Medeni kanunun getirdiği iç siyasete yönelik önemli bir değişiklik ile de Patrikhane’nin din işleri dışındaki azınlık haklarını kontrol yetkisi kaldırılmıştır.
Başlangıçta bakanlık düzeyinde tasarlanmış ve düzenlenmiş ve siyasetin içinde yer almış askeri örgütlenme olan Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti’nin kaldırılması ve Genel Kurmay Başkanlığı kurulmasıyla askerin siyasetten uzak durması amaçlanmış ve bu amacın gerçekleştirilmesi için de asker olarak siyaset yapanlara “Ya askerlik, ya siyaset” denerek birinden birini seçmeleri istenmiştir. Kaldırılan vekaletin yerine de devletin iç ve dış güvenliğin planlaması ve yürütülmesi için siyaseten Milli Savunma Bakanlığı kurulmuştur.
Öğretimin Birleştirilmesi (Tevhidi Tedrisat) Yasası mahalle mekteplerini ve medreseleri kaldırırken, yerine ülkenin çeşitli şehirlerinde modern eğitime yönelik okullar, meslek okulları, teknik okullar, öğretmen okulları, ortaokul ve liseler açılmasını, Üniversiteler Kanunu ile Darülfünun yerine çağdaş üniversiteler kurulmasını sağladı. Bunları harf ve yazı devrimi izleyecek ve çok zor olan arap alfabesiyle okuma yazma öğretiminden vazgeçilecek, yüzde onlarda olan okuma yazma oranı (kadınlarda yüzde dört) hızla artırılarak toplumun eğitim düzeyi artırılacaktır.
Hilafetin kaldırılması konusunu bir başka yazıda işleyeceğim.
Sevgili yurttaşlarımız dün-3 Mart Devrimleri Günü- TBMM neler yaptı, izleyebildiler mi acaba? Yoksa yemek, magazin programları alışkanlıklarından ona sıra gelmedi mi? Merak işte!

ABD ERMENİ SOYKIRIMI TASARISININ İÇERİĞİ

ABD ERMENİ SOYKIRIMI TASARISININ İÇERİĞİ
DOĞRU BAKIŞ / Ahmet NİŞANCI
13 MART 2010

Sayın Cumhurbaşkanı başta olmak üzere birçok Türkiye ileri geleni bu tasarının bir değerinin olmadığını ifade ettiler. “Türkiye dostumuzdur, müttefikimizdir, stratejik ortağımız…” diyen ABD’nin yaptığına bakınız. Nasıl bir dostluktur bu? Bu kadar net biçimde kanıtlı -şahitli ispatlı- gerçek kimliğini, düşmanca tavrını- ortaya koyan bir ABD için ne zaman gerçek bir değerlendirme yapacak Türkiye ve güvenli olabilecek yeni limanlara doğru yelken açabilecek…
Bir de şu sorunun yanıtı çengelli duruyor orta yerde: “Mademki bir değeri yoktur bu yabancı meclislerin Türkiye karşıtlığını ortaya koyan kararlarının, “Aman bu tasarı o meclislerden geçmesin!”diye neden yırtınıp duruyoruz?
ABD Temsilciler Meclisi’nin kabul ettiği Karar Tasarısı üç bölümden oluşuyor. Birinci Bölüm:
“Bu karar, “ABD’nin Ermeni Soykırımı Kararı Kayıtlarının Teyit Edilmesi (doğrulanması) olarak da adlandırılabilir.” Demektedir.
Ne demektir bu? “Ermeniler soykırıma uğradıklarını söylüyorlar. Biz de bunun doğru olduğunu kabul ediyoruz.”diyor ABD’li dostlarımız(!)…Dosta bak!…
İkinci Bölüm:
“Bulgular” olarak adlandırılan bu bölüm 30 maddeden oluşmuş. Neler yok ki içinde Türk Ulusu’nu suçlamaya yönelik.
*Osmanlı 1915-1923’ e kadar tasarlanmış bir biçimde Ermenilere soykırım uygulamışmış…
* 24 Mayıs 1915’ de İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlıyı “İnsanlık Suçu İşlemek”le suçlayan ortak bir açıklama yayınlamışlarmış…
*Jön Türk Rejimi yetkilileri bir dizi savaş mahkemesinde yargılanmış ve Ermeni halkına karşı katliam düzenlemek ve yürütmek suçlamalarından ceza almışlarmış…Savaş Bakanı Enver, İçişleri Bakanı Talat, Denizcilik Bakanı Cemal da idama mahkum edilmiş, ama cezaları yerine getirilememişmiş…
*Birçok ülkenin -Avusturya, Fransa, Almanya, İngiltere, Rusya, ABD, Vatikan ve diğer- arşivlerinde belgeleriyle kanıtlıymış bu soykırım…
* Ve “Soykırım savlarının uluslararası alanda tanınmış olmasına karşın, soykırım sorumlularının cezalandırılamamış olması, benzer soykırımların ileride de yaşanabileceğine sebep olabilecektir; bu soykırım kararı ileride meydana gelebilecek soykırımların engellenmesine yardımcı olabilecektir.” Denmektedir.
*Üçüncü Bölüm:
Bu bölümde, ABD Başkanı’ndan her 24 Nisan ya da ona yakın zamanlarda vereceği anma mesajlarında Türklerin Ermenilere karşı uyguladığı soykırımın gerçekliğini canlı tutması; ABD-Ermeni dayanışmasının onurlu tarihini unutturmaması; belgelenen bu soykırım nedeniyle ABD Dış Politikası’nda bundan böyle Türkler’e karşı yeni bir duruş göstermesi çağrısı yapılmaktadır.
20.yy sonu ve 21.yy başından beri herkesin gözü önünde Afganistan’da, Irak’ta, Bosna’da, Karadağ’da ve daha nerelerde kimlerin nasıl soykırımlar yaptıkları görmezden geliniyor.
Yapılan bu haksız ve belge diye uyduruk düşmanca söylemlere dayalı siyasi linç etme kararlarına isyan edemeyen, başını kaldıramayan bir Türkiye için daha çok kırk katırlar, kırk satırlar planlanır batıda. Çünkü tek dostu olmayan, tek başına bir Türkiye var bugün.
ABD Temsilciler Meclisinden geçen 252 No’lu Karar Tasarısı’ndan sonra İsveç parlamentosu da benzer bir karar tasarısını onayladı. Hem de ABD’de olduğu gibi bir oy farkıyla.
İsveç’teki oylamanın bir de ilginç yanı, Türk asıllı İsveçli parlamenterin tasarıya “Evet” oyu vererek tasarının geçişini sağlamış olması. Bizim basın böyle bir parlamenter için niçin “Türk asıllı” sıfatını kullanır da, “kanı bozuk” sıfatını tam da yerinde kullanmaz; anlaşılır gibi değil!..

ABD-AB HAYALLERİ İŞBİRLİĞİNDE ULUS DEVLETE İHANET Mİ?

ABD-AB HAYALLERİ İŞBİRLİĞİNDE
ULUS DEVLETE İHANET Mİ?
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI
17 Şubat 2010

Emperyalizm, Anadolu’yu Sevr ile paylaşmak isteyince Mustafa Kemal’in liderliğinde yürütülen Ulusal (Milli)Kurtuluş Savaşı yapılamasaydı, bugün onuruyla yaşayan bir Türk Ulusu’ndan söz edilebilir miydi?
Türk Kurtuluş Savaşı’ndan söz ederken kendine bu soruyu sormayanlardan-eskilerin deyişiyle-“Ne köy olur, ne kasaba!”
Türk Milleti, batının sömürgeci düşüncelerinin ne kadar gerçek ve vazgeçilmez olduğunu büyük bir Kurtuluş Savaşı deneyiminden geçmiş olmasına karşın anlayabilmiş değildir. Daha doğrusu bu gerçeği kavrayamayan siyasiler üretmekte pek başarılı olan Türk siyasetiyle son elli yıllık tarihi içinde milletimiz hep aldatıla gelmiştir.
Eğer öyle olmasaydı, Kurtuluş Savaşı’nda olanakları ölçüsünde Savaşımıza destek veren Sovyetler Birliği’ne karşı, Batı, “Komünizm Tehlikesi” öcüsüyle korkutarak Türkiye’yi bir “İleri Karakol” olarak kullanabilir miydi?
Eğer öyle olmasaydı, bizi her zamanki gibi oyaladıklarını, aldattıklarını bile bile, “Biz de bu Avrupa Birliği’ne gireceğiz!” diye, Batı’nın-Avrupa Birliği’nin- peşine böylesine aptalca takılır, bu uğurda neyimiz var neyimiz yok önlerine cesurca serer miydik, onlar “Bunlar yeterli değil!”dediklerinde yenilerini vermek için böylesine çırpınır mıydık?
Bugün, On beş yılda-Cumhuriyetin kuruluşundan Atatürk’ün ölümüne (1923’ten1938’e)- yapılanları kavrayamayan değil, dışlayan, yadsıyan bir soy yetiştirilmeye çalışılıyor.
Günümüzde, Atatürkçü Düşünce’yi, devrimlerini aşındırmak için gelinen noktada ulus ve millet kavramlarının yüce değerini kavramış insanlarımız, çare olabilmek için çırpınıyor, ama millet olmanın nimetlerini, değerlerini sürekli aşındıran ve bir ümmet toplumuna doğru hızla yol alınmasına öncülük edildiğini gördükçe kahrından her gün yeniden ölüme yatıyorlar.
Nato, Cento, İkili Antlaşmalar, Amerikan üsleri ve Avrupa Birliği hayalleri, Tam Bağımsız Türkiye ve Atatürk Cumhuriyeti’nden bir şey bıraktı mı geriye. Bir dönüp bakınız geriye. ABD ve Avrupa Birliği İpoteği’nde bir ülke görmüyor musunuz?
Cumhuriyet’in maddi ve manevi bütün birikimlerinin atıla satıla her gün elden çıkarıldığını, elde kalanların ise işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, adaletsiz paylaşım, yandaş ve suskun bir medya, çıkarcı yandaşlardan, kayırmalardan karmalanmış bir umarsız toplum görmüyor musunuz ?
Genç Cumhuriyetimiz ve demokrasimiz irticaın elinde oyuncak yapılmak isteniyor mu? Bu işin kotarılabilmesi için bizi kendi emelleri için kullanan ABD-AB ile işbirliği yapılmıyor mu? Toplum ümmete dönüştürülmek için ABD-AB kullanılmaya çalışılıyor mu? Direnenler, adının önünde “Cumhuriyet” yazan, aldatılmış ya da kendileri için kazanılmış savcılar(ı) kullanılarak sindirilmeye, susturulmaya, belki de ileri aşamada yok edilmeye çalışılmıyor mu?
Batının1950’lerde başlayan tutucu iktidarları kullanma geleneği yirmi birinci yüzyılda hız kazanarak, din silahını da çok iyi kullanarak sürüyor.
Türkiye ve Türkler için her şey eski tas eski hamam!
Şaşkınım!.. Kahroluyorum!..
Ya siz?

ABDAL ATA BİNİNCE BEY OLDUM SANIR

ABDAL ATA BİNİNCE BEY OLDUM SANIR
DOĞRU BAKIŞ / Ahmet NİŞANCI
19 HAZİRAN 2010
Türkiye’nin son yıllarda hemen her gün gündem değişiklikleriyle ve sürekli ülkeyi geriye götüren gerçekleri karşısında şaşkınlık yaşamayan kaç sağduyu sahibi insanı vardır?
Bu kadar zorlu koşullarda yaşayan ülkenin elbette ki en önemli sorunu hukuk ve demokrasidir. Demokrasi kültürünün bir türlü yerleşemediği ve üstün kabul görmediği ülkelerde doğru ile yanlışı ayırt edebilen ve akla uygun yargılar verebilen yönetimlere gereksinim vardır. Aklı dogmatik düşüncelerden arınamamış yönetimlerden kurtulamadıkça da ülkelerin gerçek demokrasilere ulaşması sadece zor görünmüyor, âdeta bir yazgı haline geliyor.
Ülkemizin tam yerleşememiş de olsa, Yüce Atatürk’ün döneminde denenmesine başlanılmış ve 1946’dan bu yana da uğradığı kesintilere rağmen ısrarla demokrasi için direnmiş bir yönetim anlayışı kesintisiz sürdürülmeye çalışılıyor.
Demokrasiyi içine sindirememiş rejim heveslileri birkaç kez geçti demokrasimizin üzerinden ve bazen silindir gibi ezmelerine karşın demokrasi yanlılarını sindirmeyi başarıp kendi istedikleri rejimi kuramadılar. Israrları sürüyor. Böylelerini gerçek kimlikleriyle, özlü, açık, net açıklayabilen özlü sözler dağarcığı bir dilimiz var. Dünyanın sanırım en zengin dili bu yönüyle Türkçemiz.
“Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır.” diyor bir atasözümüz.
Abdal, Anadolu’nun gezgin dervişleriydi önceleri anlam olarak. Allah’ın sevgili kulları, ermişlerdi. Bulduklarıyla yetinirlerdi. Yerine göre de sağduyu ile hareket eden, akla uygun yargılar verme yeteneği olan üstün insanlardı.
Heterodoks İslam’ın ne olduğunu bilmeyen çoktur ülkemizde. Yunanca’da farklı düşünce, farklı öğreti, ana akımdan sapmış anlamları kazanıyor. İslam inancının zaman içinde ana çizgilerinden koparak farklı yorumlanma biçimi olarak açıklayabileceğimiz bu sözcüğün anlamı içinde Alevilik, Bektaşilik, Haydarilik, Kalenderilik’ten söz edilebilir. Bunlar çağa uygun yaşam anlayışlarının egemenliğinde, İslam’ın insan yaşamına ve kültürel değerlerine yönelik aşırı karşı koyan tavrını reddeden bir İslam anlayışını benimsemişlerdir; demokrat kişilikler sergilerler. Cumhuriyet’e ve Atatürkçülük düşüncesine içten bağlıdırlar.
Heterodoks İslam’ın karşılığında da Ortodoks İslam vardır ki, gerçek islamı (sahih İslam) onların temsil ettiği var sayılıyor. Ortodoks İslam anlayışının koyu korumacıları Anayasa olarak Kur’an dışında bir şey kabul etmezler ve demokrasi onlar için kabul edilemezdir; sadece varılacak hedef için kullanılacak bir araçtır.
Bu iki İslam anlayışı içinde abdal sözcüğü de değer kaybına uğramış ve aptal ve abdal olarak iki ayrı anlam evrenine hapsedilmiş. Böylece abdala malum olan şey aptala da mal olur olmuş.
Demokrasiyi uygun durak bulduğunda inilecek bir tramvay sananlar, bindiklerini at sanıp kendilerini de bey biliyorlar. Toplum yaşamında önemli görevler verilen kişiler, verilen işin değerini kavrayamaz, görev bilinci içinde yetenek ve bilgi birikiminden yoksunluk içinde kıvranırsa ve üstelik her şeyi ben bilirim, her şey benden sorulur havalarında kasılmaya başlarlarsa atasözünün açıklanmasına örnek gösterilebilirler.
Sarımsağın yağ ile ilgisi kendini yağ sanması için ne denli gerçekçi değilse, her ata binenin de bey olamayacağı o kadar açıktır.
Kişi, üzerine aldığı görevin gereğini var olan hukuk içinde yerine getirmek zorunluluğundadır. Demokrasinin özünden yaralanarak görev üstlenenlerin, verdikleri sözü tutmayanların, görevini yapmayıp, yapamayıp boş öğünmelerle toplumu oyalamalarının sonu düşüştür.

ABD – IRAK AÇMAZI VE GENELKURMAY BAŞKANI

ABD – IRAK AÇMAZI VE GENELKURMAY BAŞKANI
DOĞRU BAKIŞ / Ahmet NİŞANCI
6 Haziran 2010
ABD, dünya egemenliğine çıkmış bir süper (nitelik ve nicelik bakımından belli bir normun üstünde olan) güçtür. Avrupa’yı yedeğine alarak soyunmuştur dünya egemenliğine. Elindeki en önemli aracı ise büyük askeri gücüdür. Gerçi Irak’ı işgal etmenin ortaya koyduğu gerçek ile birlikte bu gücün de şişirilmiş bir paçavra/ palavra olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenledir ki Avrupa giderek ABD egemenliğinden çıkma yolunda uğraş veriyor ve ABD geniş bir alana yayılan konvansiyel ( nükleer ve kimyasal silahlar dışında kalan) silahlar savaşında giderek askeri gücünü yitiriyor ve etkisizleşiyor.
Türkiye ise kendisi için bir baş belası olan ABD egemenliğinden bir türlü kurtulamıyor. Irak’a egemen olan ya da olduğu sanılan ABD, binlerce insanımızın kanına giren, binlerce kendi insanımızdan gençleri terörist olmaya zorlayarak PKK yandaşı terörist yaparak mahveden terör yuvası, terör korunağı Kuzey Irak’taki PKK unsurlarını ne temizlemeye yanaşıyor, ne de bizim temizlememize fırsat veriyor. Bu nasıl dostluktur, nasıl bir stratejik ortaklıktır diye niçin sormuyor bizim hükümetlerimiz, anlayabilen var mı? Biz hâlâ neden bu ABD ile birlikte hareket ediyoruz bilen var mı?
Hele Kuzey Irak’taki özerk devlet başkanı gibi hareket eden Barzani ile Türkiye ilişkilerinin bugün görünen yapısını kim, nasıl açıklayabilir milletimize? PKK, Barzani’nin egemenlik alanında yuvalanmamış mıdır? Kuzey Irak’la bizimkiler TİCARETTE AL TAKKE VER KÜLAH! Kuzey Irak’ın ve dolayısıyla PKK’nin aydınlanması bile bizim santrallarımızdan sağlanıyor. Dışişleri Bakanımız Davutoğlu’nun nereden ağbisi oluyor Barzani ve ülkemize bir ağır misafir gibi, bir başkan gibi gelmesine izin veriliyor? Bu durumu içine sindirebilenler başbakana Recep Bey diye seslenilmesini neden kaldıramadıklarını açıklayabilirler mi?
Genelkurmay Başkanı Sayın İlker Başbuğ’un Uğur Dündar’la Star Televizyonu Arena programında yayımlanan PKK ağırlıklı röportajı büyük ses getirdi. Özellikle hükümete yakın basın ve PKK’nin TBMM temsilcisi partinin başkanı açtı ağzını, yumdu gözünü! Ateş püskürdü Sayın Başbuğ’a. Her nasılsa İçişleri Bakanı’nın üstü örtülü biçimde konuşmanın bir bölümüne hak verir görüntüsündeki açıklaması dışında hükümetten, hele her konuda yüksek perdeden cevaplarıyla beklediğimiz başbakandan tık yok. Başbakan bir haftadır yıllık iznini kullanıyor; nerede olduğu da bilinmiyor. Bu bir haftada kaç şehit verdik, saydınız mı? Başbakan’dan şehitler için de hiç ses çıkmadı. İyi adam öldürmeyi bilen İsraillilere ağzının payını veren Başbakan neden ABD, Irak yöneticilerine ve kukla devletin başkanı gibi davranan Barzani’ye bunun hesabını soracak soruları soramıyor; siz PKK varlığını ülkenizde barındırmaya devam edecekseniz komşuluğumuz da, ortaklığımız da devam edemez, diyemiyor ve Ordumuza; PKK kesinlikle yok edilecektir! emrini veremiyor?
TBMM’nin Türkiye halkının verdiği vergilerle nemalanan PKK sempatizanı BDP’li milletvekillerinin ettikleri yemine aykırı olarak teröristlerin cenazelerine intikam pankartları altında katılmalarını eleştiren Genelkurmay Başkanı’na, o partinin milletvekili kimlikli PKK militanı gibi davranan başkanının verdiği yenilmez yutulmaz yanıta sen kim oluyorsun da Türkiye Cumhuriyeti’nin Genelkurmay Başkanı’na böyle seslenebiliyorsun diyebilen bir hükümet yetkilisi gördünüz mü? Başbakan ne diyordu: Biz Genelkurmay Başkanı ile paslaşıyoruz? Kimler paslaşır? Takım arkadaşları paslaşır. Sayın Başbakan takım arkadaşı kabul ettiği Genelkurmay Başkanı’nı neden yalnız bırakıyor, desteklemiyor ve PKK savunucusu, bölücülüğün meclisteki baş sorumlusunun ağzının payını vermiyor, veremiyor?
Ama ulusumuzun duyarlı halkı adına benim sorularım ve bir cevabım var o kendini milletvekili sanana:
1.Siz hangi milletin vekilisiniz?
2.Türkiye Cumhuriyeti’nin bekçileri şehitlerimiz, gazilerimiz için bir kez olsun üzüntü duydunuz mu?
3.Dağda hayatını kaybeden çocuklar da bizim çocuklarımızdır ve onlar için de acı duyuyoruz biz. Ama onları dağlara yönlendiren ve bölücülüğe, teröre arka çıkan sizler olmasaydınız o çocukların hiç biri ölmeyeceklerdi. O çocukların ölümünden sizler sorumlusunuz ve yeni PKK militanları kazanabilmek için ölenlerin arkasında durmuş gibi yapıyorsunuz. Aslında ölenlerin sizin hiç umurunuzda olmadığını biz biliyoruz; siz ne zaman bunun farkında olacak ve doğru yolu bulacaksınız?
4.Bu ülkenin ekmeğini yiyip gavurların oyununa geliyorsunuz. Yediği ekmeğin sahiplerine sövenlere hain dendiğini her halde sizler de biliyorsunuzdur?
5.Türk Ordusunun erinden generaline herkes yurtseverdir ve gerektiğinde ülkesinin varlığı ve geleceği için canını ve bütün varlığını seve seve, gözünü kırpmadan ulusu ve ulusun topraklarının bütünlüğü için feda edebilecek yüksek karaktere sahiptir!
Türk Milleti’ni temsil etme yetkisi alıp ettikleri yemine sadakatsız davranma hakkını kendilerinde görenler eğer yürekleri yetiyorsa hemen ulusumuzun şerefli meclisini terk etsinler!

ANAYASA ÜZERİNE ANKETLİ BİR YAZI

ANAYASA ÜZERİNE ANKETLİ BİR YAZI
DOĞRU BAKIŞ / AHMET NİŞANCI
20 ŞUBAT 2010
Türkiye Cumhuriyeti, milli, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Öyle midir? Öyledir. Yasalarımız da öyle yazdığına göre bunun aksini söyleyene söverler, yine anlamayanı döverler, daha da anlamayanları her halde ülkeden kovarlar. Öyle değil mi? Ne dersiniz bayanlar baylar, ey ulusun ileri gelenleri!
Ama şimdi eğri oturup doğru konuşalım bayanlar baylar ve ülkenin ileri gelenleri!
Devletin milli kimliği ABD-AB ortaklığına emanet mi değil mi?
Onlar emrediyor, biz uyguluyoruz, doğru mu değil mi?
Ulusal bağımsızlığımızla bağdaşmayan antlaşmaları imzalayarak, kökü dışarıda yabancı sermayeyi savunanların ve emperyalizmin, uluslararası kapitalizmin komisyonculuğunu yapanların egemen olduğu bir ülkede kim milli kimlikten söz ediyorsa, yalan söylüyor, halkı aldatıyor ve boynundaki yaftaya yakından bakınız:“Satılmıştır!.. diye yazıyor.
Peki demokrasi var mı ülkemizde? “Olmaz mı?”diye yüksek perdeden bağrışanlarında, “Bu nasıl demokrasi?” diye ünlenenlerin de ortaklaşa vardıkları sonuç, ülkemizin demokrasinin henüz “d” sinden öteye geçebilmesi için eskilerin deyişiyle “Kırk fırın ekmek yemesi” gerekiyor. Neden mi? Her gelen demokrasi getirmek adına, kendisi için faydalanabileceği bir demokrasi yaratmaya çalışırken demokrasimizin düzgün olan yerlerini de yamultuyor. Bizdeki yamuk bir demokrasi!
Laiklik mi dediniz? O da ne ki? Milleti dinden mi çıkaracaksınız? Sizi gidi dinsizler, imansızlar sizi! Kitabımız ne yazor (yazıyor)?
“Bizim cemaatlerimiz ve de ulemalarımız var. Her kim ki ulemamızın vereceği fetvaların dışına çıka ve devleti yönetmeye kalka, kul olması ulusal kimlik gibi benimsetilmiş ve özümsetilmiş kapıkulu taifesince (kavim, kabile) hemen aforoz edile!
Sosyal Devlet mi? Kim kaybetmiş de sana nasip olacak.
Bir halkın varlık, bolluk içinde, huzurlu, mutlu, gönenç içinde yaşamasının en önemli dayanak noktasıdır soysal devlet.
Yoksul halk karşısında bir avuç sermayecileri ve teşkilatlanmış iç ve dış kredi piyasasını ve de kendi çıkarlarını sağlamak pahasına sosyal dengesizlikleri sürdürmekten yana olanların egemen olduğu bir ülkede sosyal devleti ara ki bulasın!..
Bugün bütün yoksullukların, yoksunlukların, hele de demokrasi eksikliklerinin kaynağı olarak gösterilen Anayasa’nın koyduğu kuralları, ilkeleri uyguladınız da mı şikâyetçisiniz bu yasalardan ey milletin yüksek yöneticileri? Yoksa şikâyetiniz Anayasanın koyduğu güçler ayrılığı uygulamasından mı, yargının bağımsızlığından mı, yanlış yaptığınızda karşınıza “Yapmayın, bu yanlış uygulama!” diye dikilen Anayasa Mahkemesi’nden, Danıştay’dan, Yargıtay’dan mı?
Allah aşkına, bir kerecik olsun bizi ikna edebilmek, kazanabilmek, sizin tarafınızda olabilmemize olanak sağlamak için doğru söyleyin, itiraf edin, Büyük Türk Ulusu’nun sevgili ve de büyük yönetenleri, siyasileri, böyyük bürokratları! Samimi olun da sizi bir kucaklayalım, sarılalım size, hasret giderelim…Taraf olalım tarafınıza… Ondan sonra vız gelir bize harcayacağınız yargıçlar, savcılar, erinden generaline yaramazlık yapan ve ulusumuzu üzen askerler…Onları topa tutmakta hay geri kalanın…
Cumhuriyetmiş, Atatürkçülükmüş, çağdaşlık ve devrimlermiş! Bize ne bunlardan? Biz ABD ve AB’den ve de cemaatlerin öncülüğünden vazgeçemeyiz, geçmeyeceğiz. Güvenmiyor musunuz sözümüze? Güvenin güvenin! Biz sizin sözünüze güvendik sizleri seçtik getirdik o meclise. Artık siz de bize güvenin!
Ne demişti Atatürk? “Türk, öğün, güven, çalış!”
Yoksa tersi miydi?
Önce kendine güven, güven içinde çalış, çalışınca başaracaksın ve öğünmeyi hak edeceksin !”mi demişti. Başarmak, ama kimin için? Bütün mesele bu işte!..
(Not: Anketimize gelen yanıtları yaz tahtaya, değerlendirilme gelecek haftaya…)