BASIN SUSTURULMAYA ÇALIŞILDIKÇA

BASIN SUSTURULMAYA ÇALIŞILDIKÇA
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI 6 Şubat 2010
ahmetnisanci@windowslive.com

Demokrasinin “Olmazsa olmaz.”ı dördüncü gücü görsel ve yazınsal basınımızın vefalı, özverili çalışanları, toplumun bilgilendirilmesi amacına yönelik olarak yağmur, kar, fırtına, dağ taş, dere tepe, köy, şehir,“Hastayım, anam öldü, bugün çalışamam.” Demeden koşuşturup durur her gün, her saat.

Basın görevlisi “Haber yapacağız.” Derken, hapishaneden salıverilişlerinde bir kahraman gibi karşılanan kendi katillerini bile protesto etmeyi düşünmez, o katilin, basın ordusunu kendi çıkarları doğrultusunda nasıl kullandığını bile bile, birbirlerini çiğnercesine katilin peşinden koşar haber uğruna.

Habercilik yapanlar, doğru ya da yanlış toplumsal olaylara, gelişimlere, uygulamalara ışık tutar, ayna olur, çalışmalarıyla toplumun yapısının insana yakışır gelişiminde halk adına en önemli köşe taşı görevi üstlenir, bir kamu görevlisi olarak çalışır. Bu uğurda toplum için en fazla saldırıya uğrayan, canı yakılan ve devleti yönetenlerce yeterince koruma altına alınmayan basın çalışanlarının görevlerini ne denli zor koşullarda yaptıklarını görmemek ve onlara arka çıkmamak kadar büyük bir vefasızlık olamaz.

3 Şubat 2010 günü Marmaris Kanal 48 kameramanı ve habercisi ERTUĞRUL YILMAZ Asparan mevkiinde görev yaparken kendini bilmez aşağılık kişilerce çirkin, çirkin olduğu kadar da hukuk dışı bir saldırıya uğramış ve yapılan darp sonucu yaralanmış, eğe kemikleri kırılarak tedavi altına alınmıştır.

Biz CUMHURİYET OKURLARI olarak Değerli kardeşimiz ERTUĞRUL YILMAZ’a geçmiş olsun der ve acil şifalar dileriz. Ertuğrul Yılmaz’a yapılan bu saldırıyı tüm basına ve halkımızın haber alma hakkına yapılmış bir haksızlık, kabalık, çirkinlik, barbarlık olarak görüyoruz, şiddetle kınıyoruz, lanetliyoruz.

Olay Marmaris’te ve yurt genelinde büyük yankı uyandırırken, olaya neden olan kişilerin henüz yakalanmamış olması yetkililerin olaya yaklaşımlarında yeterli ilgiyi göstermedikleri anlamını da beraberinde getiriyor.

Olayın aydınlatılması için suçluların bir an önce yakalanarak adalete teslim edilmesi ve suçluların yasa önünde en ağır biçimde hak ettikleri cezayı almaları bu tür saldırıların önlenmesi adına da bir tedbir olmanın ötesinde bir gereklilik ve zorunluluktur da.

Ülkeyi yönetenlerin demokrasiden yana olduklarına inanmak istiyor insan. Ama son zamanlarda basının iktidarların borazanı olması için yapılan baskılar ve susturulmaya çalışmalar göz önüne alındığında görünen şudur: Basın bizim basınımız olsa da, bu köy bizim köyümüze benzemiyor.

Basın özgürlüğü ve korunması son yıllarda kime emanet?

Bilen var mı?

Açıklamalar:
1.Bu yazı Marmaris Cumhuriyet Okurları Basın Açıklaması içeriğinde kaleme alınmıştır
2.Daha önce “BAKIŞ” adıyla bu köşede yayımlanan yazılarım “Ali Bulunmaz” arkadaşımızın yazılarının da “BAKIŞ” adıyla yayımlanması nedeniyle bundan böyle “DOĞRU BAKIŞ” adı altında yayımlanacaktır.

EŞKİYANIN NE YAPACAĞI HİÇ BELLİ OLMAZ

EŞKİYANIN NE YAPACAĞI HİÇ BELLİ OLMAZ
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI
23 ŞUBAT 2010
Şimdi biz Türk Ulusu olarak çok partili bir demokrasi içinde, bağımsız bir ülkede, özgürlük içinde mi yaşıyoruz? Bu soruya “Evet!..”demeyenin aklına şaşılır.Neden mi? Neden çoook!. Kimlerin söylediğini biraz okuma yazması olan, basını izleyen herkesin bildiği aşağıdaki birkaç söz, ülkemizde özgürlüklerin ne kadar sınırsız olduğunu kanıtlamaya yeter, hatta fazla gelir
“Ben vatanı iyi bir kadın memesine satarım!”
“Düne kadar onlar bizi fişliyorlardı, şimdi sıra bizde. Yahu hükümet biziz, yapılan her şeyi biz yaparız!”
“Tükürürüm ben böyle sanatın içine!”
“Tüü size’”
Genelkurmay Başkanı’nın dinlendiği, başbakanının “Beni de dinlemişler!” diye dert yandığı özgürlükleri sınırsız bir ülke.
Ve son zamanlarda ülkemizin gündeminden düşmeyen akla gelmedik, insanımızın yanıtını bulmakta gerçekten zorlandığı olaylar…
İnsanlarımızın kendileri için duymakta oldukları bir kaygıdan çok, ülkemizin, laik cumhuriyetimizin geleceği adına büyük korku yaşanıyor toplumda. Birbiriyle dost insanların barış içinde yaşadığı ülkemiz her geçen gün yeni kavgaların içine itiliyor, ayrıştırılıyor.
Türk Kurtuluş Savaşı’nın mimarı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin önderi Atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşı ve Cumhuriyetimizin ilk başbakanı, ikinci cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün söylediği bir söz hiç aklımdan çıkmıyor bu günlerde:
“Eşkiyanın bu gece yarısı ne yapacağı hiç belli olmaz!”
Yapıyor da!
Toplumsal bir bunalıma, bıkkınlığa, yılgınlığa itilmek istenen bir toplum yaratılmak istendiğini fark etmeyecek, yadsıyacak kaç insan bulunabilir bugün? Kargaşa içinde yaşamaya, umutsuzluğa zorlanan bir toplum yaratılarak nereye varılmak istendiğinin yanıtını ve bu karışık ortamdan kurtuluşun reçetesini verebilecek akil önderler arıyor insanlar.
Toplumumuz, büyük bir şaşkınlık ve endişe içinde, gece mezarlıktan geçerken yüksek sesle ıslık çalarak korkusunu yenmeye çalışan insanların huzursuzluğunu yaşıyor. İnsanlar yanlış ve yasal olmayan bir işlemin içinde olmadıkları halde bulundukları ortamdan korkar, ürkütülür hale gelmeye zorlanıyorlar.
Ulusal Kurtuluş Savaşı emperyalizme karşı verilen korkunç, ama korkusuz bir savaştı. Bu savaş sonunda bağımsız bir ulus ve özgür yurttaşlardan oluşan Türk Milleti yaratıldı.
Türkiye Cumhuriyeti laik yapısıyla çağdaşlaşmanın, uygarlaşmanın, gericiliğe karşı aydınlanmanın utkusuyla kuruldu. Yokluk, yoksulluk içinde yaşayan halk, yönetenlerince hiç aldatılmadan, hiç sömürülüp soyulmadan, biraz uzun zamanda, ama her şeyi olabildiğince eşit paylaşarak kalkındırıldı, bugünkü varlıklarına ulaştırıldı. Belki henüz her bakımdan ve herkes için gönençli bir yaşam sağlanamadıysa da, hem halk, hem devlet zenginleşti karma ekonomi ve planlı kalkınma sayesinde. Ama son birkaç yıl içinde o varlıklar uçup gitti, insanlarımız ve ulusumuz yoksullaştırıldı.
İnsanları mutlu edecek ve güçlü kılacak devletinin büyüklüğü, güvenilirliğidir. Devleti büyük ve güvenilir kılacak olan ise içte ve dışta düşmana korku, dosta güven verecek güvenlik güçleri ve ordusunun varlığıdır. Bizim ordumuz bu bakımdan dünyadaki hiçbir orduya benzemeyen yüksek karakteri, mükemmel savunma ve gerektiğinde düşmana korku salacak üstün savaşım gücüyle milletimizin göz bebeğidir. Böyle bir ordu ve o ordunun başkomutanı için kim şu sözleri söyleyebilir:
”Hiçbir komutan iyi bir insan değildir. Bir kitlenin ölümü için emir veren biri iyi bir insan olamaz. Bu bağlamda Mustafa Kemal de kötü bir insandır!” İyi bir kadın memesine vatanı satabileceğini söyleyen kişidir bu sözü söyleyen kişi.
“Ülke savunması söz konusu olmadıkça savaş bir cinayettir.” Diyen Atatürk için diyor bu sözleri bu kişi, hem de sözüm ona iyi eğitimli, iyi okuryazar olan bir kişi.
Niçin diyor? Şeyh Sait İsyanı’nı, Menemen Olayı’nı, Tunceli Hareketi’ni, yani Cumhuriyet karşıtı asi eylemlerini bastırdığı için. Ne yapmalıydı Atatürk ve o dönemin yönetenleri? Bıraksalardı o asilere meydanı ve ulusun binlerce şehit kanıyla sulayarak kazandığı bu yurdu, yeniden gericiliğin, ümmetçiliğin, kabile hayatının ve yabancılara işbirlikçilik yaparak, kesin bir sömürü düzeninin oluşumuna mı teslim etselerdi?
Bir başka hızla gelişen yeni bir iç sömürge de şeyhler, şıhlar, hocaefendiler düzeni… Allah kelamı Kur’an’ın yol göstericiliğini yeterli bulmayarak ortaya çıkan bu kadar çok tarikatlar ve tarikat erbapları kimi kandırmaya çalışıyorlar? Hazreti Muhammet (S.A.V.) zamanında niye tarikat yok? Bir de şimdi bakınız. Sanki Yüce Allah’ın kitabı yetmiyor müslümanlarımıza yol göstermeye; ortalık tarikatlar (yol gösterici), tarikat şeyhleri, dervişleriyle dolup taşıyor. İskenderpaşa, Menzil, Nur, Milli Mücadele, Kadiri, İsmailağa, Halveti/Şabaniye, Hakikat, İcmal cemaatleri/ tarikatları. Ve kendilerine yönelmeyenlere karşı kin, nefret tohumları eken bu din satıcıları, Allah’la kul arasında komisyonculuk yapıyorlar. Büyük bir işbirliği içinde, bir koalisyon olarak iktidarlara da yol göstermeyi başarıp, kendileri için iyi bir yol açmaya çalışıyorlar Bütün bunlar niçin oluyor? Devletin temeli olan adalet iyi işlemediği için, adaletin bağımsızlığına gölge düştüğü için. İçeride ve dışarıda ülkemizi sevmeyenler, ülkemize zarar vermeye çalışanlar olduğu için.
.Haklıdırlar, haklarıdır, tabiidir (!?)…
Ey siz ulus devletten, tam bağımsızlıktan, haktan, hukuktan, özgürlüklerden yana olanlar! Siz ulusal koalisyonlar kurmayı başaramazsanız, elin oğlu atı alır, Üsküdar’ı geçer gider işte böyle!..

DAHA İYİ BİR TÜRKİYE
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI
26 Mayıs 2010

“Artık daha fazla demokrasi isteyin” demiştim geçen yazımda ve demokrasinin sağlıklı işlemesi için gerekli görülebileceğini düşündüğüm işlevler arasında önemli gördüklerimi sıralamıştım. Şimdi de diyorum ki “Türkiye için daha fazla demokrasi istemek yetmez, daha iyi bir Türkiye istemeliyiz.”
Nedir daha iyi bir Türkiye ile istenilen?
Eğitim: Her şeyden önce bir ülkenin daha iyi olabilmesi için çağdaş verilere uygun insanlar yetiştirmek üzerine kurulmuş modern eğitim kurumları oluşturmak ve insan kalitesini yükseltmek amaç olmalıdır. Ana sınıflarından üniversitelere değin her insanı yeteneği ölçüsünde eğitimin içinde tutmak ve ülkenin yüksek çıkarları doğrultusunda dürüst, çıkarsız, idealist olarak yetiştirmek ve yetiştirilen insanları verimli bir şekilde çalıştırmak devletin ana görevi olmalıdır. Bunun ayrıntıları bir başka yazının konusudur.
Ekonomi: Ekonomide reel sektörün iç piyasadaki gücü rekabet sağlayıcı bir sistemle güçlendirilmelidir. Topraktan üreteni, küçük ve büyük sanayiciyi ve dış ticaret satımcılarını başka ülkelerin satıcılarıyla rekabet edecek güce ulaştırarak ulusal ekonominin güçlenmesine yardımcı olmak devletin görevi olmalıdır. Ekonomi yönetiminin tek çatı altında toplanmasında hızlı planlamalar için gereklilik olduğu çok açıktır.
Enerji kaynakları: Türkiye enerji yoksulu bir ülke görünümündedir. Petrol ve doğalgaz için dışa ödediklerimiz büyük bir kaynak tüketiciliği olarak şimdilik zorunlu görülüyor. Alternatif enerji kaynaklarına yönelmede gecikilen her geçen gün ülkemiz için büyük kayıplar oluşturuyor. Bir an önce rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi, biyoyakıt, jeotermal enerji kaynaklarını harekete geçirecek düzenlemeler ülkenin üretim gücünü artırmada etkili olacaktır. Nükleer enerji kullanımının bilimsel veriler ışığında ayrıntılı olarak yeniden değerlendirilmesinde fayda vardır.
Dış politika ve güvenlik: Güç dengelerinin kurulamadığı bir dünya güvenli değildir. Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle ağırlıklı olarak ABD eksenli olarak yürütülen Türkiye dış politikası ve bağımsızlıktan ödünler isteyen AB ile bütünleşme süreci Türkiye için belirsizliklerle doludur.
Rusya, Çin ve Hindistan üçgeninde İran’ın nasıl bir tutum takınacağı konusu boşluktadır. Son zamanlarda ABD’nin İran ile olan ilişkilerindeki gelişmeler bir sürü yeni sorular oluşturuyor kafalarda. Türkiye, dış politikasını oluşturma ve dış güvenliğini sağlamada tam bağımsızlık ilkelerini zedelettikçe güvenli bir ortamda yaşamıyor demektir. Türkiye, batıda Avrupa Birleşik Devletleri, ABD, Latin Amerika, doğuda Rusya, Çin, Hindistan ve İran arasında bir barış ülkesi olarak yaşayabilmenin dengelerini ancak bağımsız politikalarla sağlayabilir.
Siyasetin yeniden yapılandırılması, kamunun yönetilmesinde yeni yöntemler ve sosyal politikalar, sağlık ve iç güvenlik tedbirleri, yerel yönetimlerin merkezle olan bağlantılarının doğru değerlendirilmesi ve merkezi yönetimin ağırlığı gibi konular bir başka yazıda tek tek ele alacağımız ve Daha İyi Bir Türkiye için değerlendirilecek önemli satır başlarıdır.
Türkiye halkı uzun süredir insanlarımızın akıllarını karıştıracak denli hızlı ve gereksiz konularla değiştirilen gündemlerden yorgun düşürülmüştür.
Türkiye halkı,Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki yeni CHP ile Artık Daha Fazla Demokrasi ve Daha İyi bir Türkiye düşünmeli!..

BATI VE BATILININ AÇILIMI: MODERN SOYGUNCU

BATI VE BATILININ AÇILIMI: MODERN SOYGUNCU
DOĞRU BAKIŞ/ Ahmet NİŞANCI
19 Mart 2010
“Batı” dendiğinde sonsuzdur hayranlıkları. Konu batıdan açıldığında kendini aydın sanan yarı cahiller “batı”nın çok uygar olduğundan, demokrasinin, insan haklarının, erdemliliğin en güzel biçimde orada yaşatıldığından dem vuruyorlar. Neresidir, kimlerdir böylesine el üstünde tuttukları batı?
Türk’ün ulus kimliğini ortadan kaldırmak isteyenler…
Etnik ayrımcılığı körükleyerek ulusal birliğimize göz koyanlar…
IRA, ETA, BASK gibi ayrılıkçı terör örgütlerinden çok çekmiş ve terörün nasıl bir bela olduğunu yaşayarak öğrenmiş olmalarına rağmen, PKK terör belasını el altından hem maddi, hem manevi anlamda destekleyerek Türk’ün başına saranlar…
Ulusal varlıklarımızı yok pahasına özelleştirme yoluyla ele geçirmeye çalışanlar ve bu uğurda oldukça büyük bir yol kat etmiş olanlar…
Demokrasiyi kendileri için en iyi biçimde yaşamaya ve uygulamaya çalışırken az gelişmişleri ya da gelişmekte olduğunu varsayacağımız ülkeleri kendileri için kul köle yapmanın yolunu arayanlar…
İşlerine geldiği için, birbirine düşmanlıktan öteye yakınlığı olmayan farklı etnik kimliklileri tek çatı altında –Kuzey ve Güney Kıbrıs örneğinde olduğu gibi- birleşmeye zorlarken, ulus kimlikli ülkeleri –Yugoslavya örneğinde olduğu gibi- param parça edenler…
Küçük gördükleri uluslar içinde küçük ölçekli etnik, dinsel, kültür ayrımcılığı savaşları çıkararak, kendi emperyalist ve ideolojik amaçlarına hizmet ettirmek için küçük ulusları kendi içlerinde kırımlara uğratanlar…
Cinayet, ırza geçme, etnik temizlik ve işgal savaşlarını yürütenler…
Orta ve Güney Amerika’da acımasız baskıları ve köylü savaşlarını, Asya ve Afrika’da milliyetçi terörizmi, Ortadoğu’daki Petrol savaşlarını, Japonya’daki gaz saldırılarını, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yabancı karşıtı öldürme eylemlerini örgütleyenler…
Pembeydi, turuncuydu renkler aldatmacasında ülkelerin yönetimlerini ele geçirme kurnazlıklarını tezgâhlayanlar…
Ve Ergenekon tezgâhlarını kuranlar…
Batı dedikleri bunlardır işte: Modern soyguncular!..
Atatürk’ü batı hayranı gibi göstermek isteyenlere duyurulur ki Atatürk batı hayranı değildi. Batının ne hinoğlu hin olduğunu Atatürk’ten daha iyi kim bilebilirdi? Bilmeyenlere, O’nun hangi koşullar altında neler yapabildiğini yeniden incelemelerini, demeçlerinin, söylevlerinin içeriğine yeniden dikkatle bakmalarını ve onlardaki yüksek anlamları kavramaya çalışmalarını öneririm; eğer uluslarını, ülkelerini gerçekten seviyorlarsa bu öneriye kulak verirler.

Atatürk, batı değil “çağdaş uygarlık” diyordu.
Çağdaş olmak, uygar olmak ne demek? Adam olmak demek, adam olmak… Adam gibi adam olmak!
Batı dedikleri yerde ara ki bulasın adamı…
Soyguncudan adam olmaz!